|
Anamenu
Big Story
AMS Spotlight
Diğer yazılar
- Urfa’nın Mozaikleri ve İçkisiz Turizmi -Özlem Yüzak (0)
- 16 Ekim Dünya Gıda Günü'nün Arkasından... (0)
- Türk tarımı can çekişiyor (0)
- Fındığın maliyeti 3 milyar doları bulacak (0)
- Zeytinin kalbine dinamit atılıyor (0)
- Hedef, ürünü sağlıklı olarak tüketiciye ulaştırmak (0)
- Sebze meyvede işletme (0)
- Gıda işletmeleri yaşam savaşında (0)
- Gıda güvenliği ve Türkiye (0)
- Gıda Güvenliği ve GDO…. (0)
- Pamuk'ta buruk hasat (0)
- Kızılırmak'ta balıklar ölüyor (9)
- Can Çekişen Tarım -Ataol Behramoğlu (12)
- Mogan'da kaçak avcı sorunu (14)
- Köylü çare arıyor -AA (19)
- Çiftçinin elektrik borcu 1.2 milyar YTL (18)
- 'Artık Tuz Göl'ü yok' (26)
- Tarım Bakanı Sn. Eker, Muğla’da neler oluyor?.. (20)
- Gediz Nehri'ndeki balık ölümleri (22)
- Tuz Gölü'ne sadakat (19)
- Türkiye'de kuraklık kritik noktada (29)
- Tuz Gölü'ne sahip çıkın (31)
- Fındıkta sıkıntılı sezon (25)
- Her 5 elmadan biri Isparta'dan (25)
- Gökçek: İzmirli zehirlendi (21)
- TÜSİAD'ın su raporu (23)
- Uygarlığa Direnen Toplum (25)
- Su kıtlığına küresel çözüm: sanal su ticareti (39)
- Anız Yakılması Adana ve Çevresini Duman ve Küle Boğdu (28)
- Başbakan yanlış mı bilgilendiriliyor? (30)
- EVLERE ŞENLİK FINDIK FİYATI (30)
- Ölen Sosyal Devlet (37)
- Karadeniz’deki fındık üreticisi ‘mutsuz’ ve de ‘umutsuz’ (34)
- KURU MEYVE İHRACATÇILARININ 2008/09 HEDEFİ 1 MİLYAR DOLAR (45)
- DEVLET ÇİFTLİKLERİ ÖZELLEŞTİRİLMEMELİDİR (80)
- Çanakkale’de değerleri tanıma seferberliği (30)
- KÖPEKSİZ KÖY BULDULAR, DEĞNEKSİZ GEZİYORLAR! (40)
- Fındık Fiyatlarında Yerel Seçim Farkı! (33)
- CARGILL OLAYI 2 / Cargıll, Bush, Ülker, Erdoğan, Unakıtan Ve Oğullar(!) (110)
- TZOB, 2008 Üzüm Kampanyası Manisa’da Başladı (76)
- Dağ taş fındık (39)
- Parçalarda Kaybolup, Bütünü Görememek (37)
- ÇETKODER DEN SU UYARISI (56)
- "TAVUK'DAKİ ANTİBİYOTİĞE HAYIR!" (45)
- Tarımın idam kararı alındı (35)
- Dünya ‘Su Sömürüsü’ Forumu (49)
- ÇAY-SEN: Çay Üreticisi Zorda… (45)
- TÜRKİYE TARIMI NEREYE (40)
- Ayçiçeği yağına konala karıştırılıyor (46)
- Tarım kesimi S.0.S veriyor (34)
- Kuru üzümde neler oluyor? (58)
- Fındığı göçmen işçiler toplar (40)
- Şeker’de özelleştirme oyunu (63)
- ANKARA-İZMİR ORTAOYUNU: SU (43)
- "İçilir suyumuzu istiyoruz" (37)
- İzmir halkı içtiği ve kullandığı su hakkında tedirginlik yaşıyor. (51)
- Biyoteknoloji Sömürü Getiriyor (61)
- Fındıkta eylem hazırlığı (44)
- Gıdayla İlgili Her Şeye İnanmayın (82)
- AKP mısırı patlattı (47)
- Karpuz Neden Para Etmiyor (66)
- Kuraklık ve çölleşme (55)
- Karpuz bol fiyatı ucuz (65)
- Türk tarımı nereye? (48)
- Ege sularında ‘çiftlik’ kardeşliği (59)
- İstanbul’un kuraklığına siyasetçiler neden oldu (75)
- VERGİ ADALETİ, İŞSİZLİK, ÇEVRE KATLİAMI, ENFLASYON, YABANCIYA TOPRAK SATIŞI (73)
- Arılar “esrarengiz şekilde” kayboluyor (55)
- ÇETKODER EKMEKTEKİ İSRAFI ÖNLEYELİM ÇAĞRISI (56)
- Türkiye'de tarımın bilinçli yok edilişi (60)
Tarım KİTAPLARI ve TÜRKÇEMİZ
[ Top ]
|
|
Urfa’nın Mozaikleri ve İçkisiz Turizmi -Özlem Yüzak
|
|
Gönderen Haberci on 09:43:35 10.30.2008 (0 _Okuma)
|
Şanlıurfa’nın “ortak aklı”, kentin kalkınmasında iki ana unsurun turizm ve tarım olacağını söylüyor. İyi hoş...Ama nasıl? Garanti Bankası’nın il il dolaşarak düzenlediği Anadolu Sohbetleri’nin 55.’si için geldiğimiz Şanlıurfa’da amacımız hem turizm ve tarımdaki gelişmeleri yerinde izlemek hem de sorunları ve çözüm önerilerini tartışmaktı...
Aslında yıllardan beri fırsat buldukça gittiğim ve sokaklarında severek dolaştığım bir kent Şanlıurfa. Son 5 yılda ise o aşina olduğumuz kent kimliğine iyice büründü. Büyük bulvarlar, yüksek katlı binalar, devasa alışveriş merkezleri, büyük oteller...
Peki ya kentli olmanın öteki boyutu? Ne bir tiyatro ne de bir sanat merkezi var Urfa’da ...Kentteki işsizlik oranı yüzde 13.8 ile Türkiye ortalamasının çok üzerinde. Zengin ve yoksul arasındaki devasa uçurum ise cabası..
Gelelim turizme... “Tarihi Yazan Kent” diye tanımlanır Şanlıurfa. Bilinen tarihi MÖ. 2000’de başlar. Hititler’den Asurlar’a, Persler’den İskender’e, Aramiler’den Roma dönemine, Selçuklar’dan, Osmanlı‘ya ...Ancak en son Göbeklitepe’de yapılan kazılarda Neolitik döneme ait 11 bin 500 yıllık kalıntılara rastlanması tüm yerleşik bilgileri altüst etti ve dünya arkeologlarının gözünü Şanlıurfa’ya çevirdi. Tüm bu gelişmeler olurken bu kez de tam kentin göbeğinde, efsanevi balıklarıyla halk arasında kutsal sayılan Balıklıgöl’ün birkaç yüz metre uzağındaki Haleplibahçe’de son derece değerli mozaikler ortaya çıktı. Bunlara Harran’ı, Hz. Yakup Kuyusu’nu, Bazda Mağaraları’nı, Şuayb Kenti’ni, Şanlurfa’nın hanlarını ve camilerini eklediğimizde gerçekten turizm açısından önemli bir mekan.
Gelelim bu potansiyelin ne kadar kullanıldığına... Kentin turizm sezonu yalnızca 4 ay sürüyor . Hedef bunu 8 aya çıkarmak ama bugüne kadar başarılamadı. Üstelik verilere göre turist sayısı da giderek düşüyor. 2007 yılında yalnızca 150 bin turist kenti ziyaret etmiş. Bunda tanıtım kadar kentte turistik tesislerde bile içki içilemiyor olmasının da payı var. Şanlıurfa Belediye Başkanı Dr. Ahmet Eşref Fakıbaba turizmden son derece umutlu hatta bizim orada olduğumuz dönemde Avrupa ülkelerinde milletvekili ve senatör olarak görev yapan Türk asıllı parlamenterleri ağırlıyor ve kendilerine kenti tanıtıyordu.
Kendisine “turizm mantığı ile asla örtüşmemesine karşın neden içki uygulamasına izin verilmediği?” sorusunu yönelttik. Fakıbaba’nın yanıtı yalnızca “detaylara takılmayın” oldu. Berlin Parlamentosu üyesi Bilkay Öney ve Viyana Parlamentosu ve Kent Konseyi Üyesi Şirvan Ekici iki genç kadın siyasetçi. İkisi de gerçek bir turizm potansiyelinin bu tür yasaklarla yaratılamayacağı görüşünde.
Turizmde bir dünya markası olabilmek yalnızca belli değerlere sahip olmakla bitmiyor. Tanıtımla da... Urfa insanına da turizm bilincini aşılamak gerekiyor. Bu da ilgili STK’lerin birlikte eşgüdüm içinde çalışması anlamına geliyor. Kurulduğundan beri yalnızca bir kez toplanan Urfa Turizm Konseyi ile bunun nasıl gerçekleşebileceği ise soru işareti. Ve tabii AKP mantığıyla da...
ozlem.yuzak@cumhuriyet.com.tr
|
|
|
|
16 Ekim Dünya Gıda Günü'nün Arkasından...
|
|
Gönderen Haberci on 08:39:27 10.26.2008 (0 _Okuma)
|
Sadık Çelik -Cumhuriyet 16 Ekim Dünya Gıda Günü'nün bu yılki ana konusu "Dünya Gıda Güvenliği: İklim Değişikliği ve Biyoenerjinin Getirdiği Zorluklar" olarak tespit edildi. 3-5 Haziran'da Roma'daki Birleşmiş Milletler Tarım ve Gıda Örgütü (FAO) Genel Merkezi'nde gerçekleştirilen konferansta, dünya üzerinde 900 milyon insanı etkileyen kronik açlığa neden olan faktörlerin ortadan kaldırılmasına yönelik acil önlem çağrısı yapıldı.
Cumhuriyet- Roma’daki Birleşmiş Milletler Tarım ve Gıda Örgütü (FAO) Genel Merkezi’nde gerçekleştirilen konferansa, BM ajansları olan Uluslarası Tarımsal Kalkınma Fonu (IFAD), Dünya Gıda Programı (WFP) ve Uluslararası Tarımsal Araştırmalar Danışma Grubu’nu (CGIAR) temsilen ‘bioversity ınt’ (uluslararası biyoçeşitlilik) katkı sundu.
FAO tarafından 27 yıldır “16 Ekim Dünya Gıda Günü” olarak kutlanıyor, ancak 37 ülkenin gıda krizi yaşadığı ve insanı, hayvanı, toprağı aç bir dünyada kutlama yapılması ne kadar doğru? Özellikle 2007’de artan gıda fiyatları nedeniyle yoksulların gıdaya ulaşması daha da zorlaştı. FAO’nun 55 ürün üzerinde yaptığı gıda fiyat endeksine göre, gıda fiyatları 2006’da yüzde 8, 2007’de yüzde 24 ve 2008’in ilk 3 aylık döneminde yüzde 53 arttı.
En yüksek artış yüzde 97 ile yağlı tohumlarda gerçekleşti. Tahıllarda yüzde 87 ve süt ürünlerinde yüzde 58 fiyat artışı oldu. Bu yılın ikinci yarısından başlayarak özellikle yeni hasat döneminde fiyatlarda bir miktar gerileme olsa da önümüzdeki dönemlerde gıda fiyatlarındaki artışın devam edeceği öngörülmektedir. Özellikle yaşanan küresel mali krizin etkisiyle gıda ürünlerinin satın alma maliyetleri en az yüzde 50 ile 60 oranında artacaktır. *** Roma zirvesinde alınan kararlardan bir diğeri açlık sorununu çözmek için yılda ortalama 15-20 milyar dolar kaynak yaratılması zorunlu görüldü, ancak bu kaynağın aktarılmasına gelişmiş ülkeler destek vermediler.
Yaşanan küresel mali kriz için 2, 3 trilyon dolar kaynak ayırarak beş-on bankayı kurtarmaya çalışan, yine de mali krizi önlemekte yetersiz kalan ABD ve Avrupa Birliği maalesef aç insanları doyurmak için aynı duyarlılığı göstermediler.
FAO 2008 Dünya Gıda Günü’nün temasını “Gıda Güvencesi: İklim Değişikliği ve Biyoenerjinin Etkileri” olarak belirledi. “Roma Zirvesi”nde ülkelerin üzerinde anlaşamadıkları konuların başında tarım ürünlerinden enerji üretilmesi geliyor. Gelişmiş ülkelerin tarım ürünlerinden enerji üretiminden vazgeçmek istememeleri nedeniyle gıda güvencesini tehdit eden tarım ürünlerinden enerji üretimi gelecekte artarak devam edecektir.
AB 2020’ye kadar enerji kaynağının yüzde 10’unu, ABD 29.4 milyar litre olan biyoyakıt üretimini 2022’ye kadar 136.3 milyar litreye çıkarmayı planlıyor. Bu hedefler doğrultusunda sadece bu neden, ABD ve AB’nin tarım ürünlerinden enerji üretmeyi sürdürmesi gıda fiyatlarındaki artış daha da artacak ve gıdaya ulaşmak, gıda güvencesini sağlamak daha da zor olacak. *** Ülkemize de baktığımızda durum pek de iç acıcı gözükmüyor. Ülkemizin iklim koşulları, toprağın verimliliği, üretim çeşitliliği itibarıyla kendi kendine yeten, yeterli tarımsal üretimi yapabilecek yeteneği mevcutken düne kadar hiç bu kadar açlığın ve yoksulluğun konuşulmadığı ülkemizde, maalesef 50’li yıllardan günümüze köyden kente göçle birlikte mevcut potansiyeli değerlendirecek, geliştirecek politikaların uygulanmamasından çiftçi çiftçilik yaptığına, ürününü ucuza ve yok pahasına sattığına ya da hiç satamadığına bin pişman edilmiştir.
Tüketici pahalıya tükettiğine, istediğini alamadığına ve aldatıldığına bin şikâyetçi. Tabii bu devasa büyük sorun başlı başına bir yazı konusu, Bunu önümüzdeki günlerde irdelemek istiyoruz. Ancak şanssızlığımız kendi kendine yeten yedi ülkeden biri olmamızı devletimizi yönetenlerin bunu “bir şehir efsanesi” diye hafife almalarıdır. Halbuki daha önceki yazılarımızda belirttik; özellikle 2007 gıda krizinde birçok ülke kendi kendine yeterliliği korumacı önlemlerle benimsedi.
Meseleye stratejik yaklaştılar. Anadolu ve Trakya toprakları boş dururken mısır, ayçiçeği, pirinç, soya, mercimek, fasulye, pamuk ABD’den, Kanada’dan, Çin’den, Hindistan’dan, Mısır’dan, Yunanistan’dan, Rusya’dan getirilerek sözüm ona yerli ürün diye Türk tüketicisine yutturulmaktadır. Artık, bütün bu ürünlerin büyük bir bölümü, sözünü ettiğimiz ülkelerden karşılanmaktadır. Halkımız maalesef farkında olmadan Datça bademi diye İspanyol bademi, Maraş cevizi diye Şili cevizi tükettiğini bilmemektedir.
Resmi rakamlara göre Türkiye’de nüfusun yüzde 10’u açlık tehlikesiyle karşı karşıya. Yoksulluk sınırında yaşayanların oranı yüzde 20’den fazla. Ülkemiz bunu hak etmiyor, oysaki 16 Ekim Dünya Gıda Günü’nü bayram olarak kutlayabilseydik keşke.
http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&kid=11&hn=13156
|
|
|
|
Türk tarımı can çekişiyor
|
|
Gönderen Haberci on 09:27:05 10.22.2008 (0 _Okuma)
|
AA Denizli Ziraat Odaları Aylık İl Koordinasyon Kurulu toplantısında konuşan Hamdi Gemici, ''Son yıllarda uygulanan yanlış politikalar nedeniyle Türk tarımı adeta can çekişiyor'' dedi. Çivril Ziraat Odası Başkanı Mehmet Özkul ise elma üreticilerinin zor durumda olduğunu vurguladı.
Denizli- Denizli Ziraat Odası Başkanı Hamdi Gemici, elma, üzüm, slajlık mısır, hububat, kekik, sebze, meyve, pamuk ve tütün üreticilerinin bazı sorunlar yaşadığını belirterek, tarımda anlayış değişikliğine ihtiyaç olduğunu savundu.
Çivril Ziraat Odasının ev sahipliğinde yapılan Denizli Ziraat Odaları Aylık İl Koordinasyon Kurulu toplantısında konuşan Hamdi Gemici, ''Son yıllarda uygulanan yanlış politikalar nedeniyle Türk tarımı adeta can çekişiyor'' dedi.
Denizli'de tarımının gidişini iyi görmediğini kaydeden Gemici, tarımın Türkiye'nin ''olmazsa olmazı'' olduğunu belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü: ''Son yıllarda uygulanan yanlış politikalar nedeniyle Türk tarımı adeta can çekişiyor. Hükümet, tarımın yok olmasını istemiyorsa bir an önce önlem almalı. Başta, çiftçinin belini büken girdi maliyetleri dünya standartlarına çekilmeli. Çiftçilerimizin Ziraat Bankası ile Tarım Kredi'ye olan borçları yeniden yapılandırılmalı. Dünya ham petrol fiyatları yüzde 40 civarında düştü. Hükümet bu düşüşü pompa satış fiyatlarına da yansıtmalı. Aynı yansıma gübrede de olmalı. Tarımda anlayış değişikliğine ihtiyaç var. Tarımda planlama zorunlu hale geldi. Yıllardır ülkemizde üretim planlaması yapılmadı. İlimizde başlatılan toprak haritası ve toplulaştırma çalışmaları bir an önce tamamlanmalı.''
Elma üreticilerinin sıkıntıları Çivril Ziraat Odası Başkanı Mehmet Özkul ise yaptığı konuşmada elma üreticisinin zor durumda olduğunu belirterek, geçen yıl kilosu 25 YKr'den satılan sanayi elmasına, bu yıl 6 YKr'ye alıcı bulamadıklarını söyledi.
Bu yıl ilçede üretilen 160 bin ton elmanın ancak 50 bin tonunun satılabildiğini ifade eden Özkul, elmaların çürümeye terk edildiğini ve 10 gün içinde alıcı çıkmazsa 110 bin ton elmanın çöpe atılacağını kaydetti.
|
|
|
|
Fındığın maliyeti 3 milyar doları bulacak
|
|
Gönderen Haberci on 09:21:47 10.19.2008 (0 _Okuma)
|
Serhat Akkan -Tercüman TOPRAK Mahsulleri Ofisi'nin (TMO) bu yıl piyasadan gelecek olan tüm fındığı alacağını açıklaması devlete 3 milyar YTL'ye mal olacak. TMO'nun stoklarında geçen yıllardan kalan ve maliyeti 1 milyar YTL'yi geçen 350 bin ton olan fındık bulunuyor. Para sıkıntısı bulunmadığını vurgulayan TMO'nun piyasadaki fındığın tamamını toplayacak olması, çiftçide memnuniyet yaratırken, bütçeye önemli bir yük bindirecek.
Çiftçiler şimdiden 430 bin ton ürün satmak için ofisin kapısını çaldılar. TMO'nun bu yılki alımlarının maliyetinin 2 milyar YTL'ye yaklaşacağı tahmin ediliyor. Böylece son 3 yılda alınan fındığın bütçeye toplam maliyeti 3 milyar YTL'ye ulaşacak. Bu yıl fındık rekoltesinin 730 bin ton olması bekleniyor. 2008 fındık üretimi 2002'den bu yana en yüksek düzeye ulaşacak. 400 bin ailenin ekmek yediği fındık üretiminde Türkiye yılda ortalama 400-500 bin ton kabuklu fındığı ihraç ederken, 80-90 bin ton kabuklu fındık da iç piyasada tüketiliyor. Bu durumda, Türkiye'de 550-600 bin tonu aşan her rekolte sorun yaratıyor. Her yıl 100-150 bin ton fındık satın alınarak depolarda tutuluyor.
Tarım ürünleri biyoyakıt için kullanılıyor MISIR, buğday, kolza, ayçiçeği gibi tarım ürünlerinden elde edilen etonal ve biyodizel üretimi her geçen gün yaygınlaşıyor. Dünyada 2007 yılı genelinde 100 milyon tonun üzerinde bir tarım ürününün biyoyakıt üretiminde kullanıldığı belirtiliyor. Artan enerji fiyatlarının kontrol altına alınması, sürdürülebilir enerjinin sağlanması ve enerjide dışa bağımlılığın azaltılması amaçlarıyla dünyanın gündemine gelen biyoyakıtlar, hızlı ve planlı bir büyüme sürecine girdi.
2006 yılında toplam 38 milyon ton biyoentenol üreten ABD, Brezilya, Çin, AB ve Hindistan'ın üretim potansiyelinin 2008 yılında 56 milyon tona ulaşacağı öngörülüyor. Biyodizel üretiminde söz sahibi olan AB ülkeleri ile ABD'nin 2007 yılı biyoentenol üretimi ise 8 milyon tona yaklaştı. ABD biyoetanol üretiminin yüzde 97'sini mısırdan elde ediyor. ABD, 2007 yılında mısır üretiminin 81 milyon tonunu biyoetanola ayırdı. AB ülkelerinde de 2007 yılında 3.6 milyon ton buğday, 521 bin ton mısır, 782 bin ton arpa, 261 bin ton çavdar biyoetanol üretiminde kullanıldı. Biyodizel üretimi için ise 2007 yılında yaklaşık 20 milyon ton yağlı tohumlu ürün kullanıldı.
Yabancıların gözü Türk tarımında n YABANCI yatırımcı gözünü Türk tarımına dikti. Türkiye'de tarıma dayalı pek çok sektör yabancı girişimcilerin gözdesi oldu. Daha önce organik tarım ve damızlık süt ineği üretimi yapmak için girişimlerde bulunan yabancıların bu seferki hedefi meyve bahçeleri oldu.
Fındıkta, kayısıda ve incirde dünyanın en büyük meyve ihracatçısı olan Türkiye'de, yerli ve yabancı girişimciler, meyve zenginliğini ve çeşitliliğini keşfediyor. Avrupa'nın meyve bahçesi olma yolunda hızlı adımlar atan Türkiye'de meyve bahçeleri de gün geçtikçe çoğalıyor. Yabancı yatırımcılar, yerli firmalarla ortaklık yaparak Türkiye'de meyve bahçeleri kuruyor.
İsrailliler geliyor İsrailli tarım şirketleri de damızlık süt ineği ve et üretimi için Türkiye'de girişimlerde bulunuyor. İsrailliler ilk çiftliklerini İzmir'de kuruldu. Türkiye'nin değişik bölgelerinde 7 ayrı çiftlik kurmak ve yem üretmek için girişimlerde bulunan İsrailli şirketler Konya ve Eskişehir'de arazi araştırması yapıyor.
Çiftçi Ekim Takvimi Pancarda söküm işleri başlar. Çeltik hasat ve harmanı yapılır. Ayçiçeği hasadı yapılır. Boşalan tarlalar, hububat ekimi için sürülüp hazırlanır. Kereviz, ıspanak, lahana, karnabahar, turp ve marulda bakım işlerine devam edilir. Hasada başlanır. İlkbaharda çıkacak olan fındık turpunun tohumları tarlaya ekilir.
serhatakkan@gmail.com http://www.tercuman.com.tr/v1/yazaryazi.asp?id=10002
|
|
|
|
Zeytinin kalbine dinamit atılıyor
|
|
Gönderen Haberci on 09:35:19 10.16.2008 (0 _Okuma)
|
AKP’ye yakınlığıyla bilinen Yıldırım Şirketler Grubu, özelleştirilmesinin ardından satın aldığı Gemlik Gübre Fabrikası içinde ithal kömürle çalışacak 500 megavatlık termik santral kurmak için Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’na başvurdu. AKP yöneticileri başvurudan haberleri olmadığını savunurken CHP konuyu TBMM’ye taşımaya hazırlanıyor.
Bursa- AKP’ye yakınlığıyla bilinen Yıldırım Şirketler Grubu, özelleştirilmesinin ardından satın aldığı Gemlik Gübre Fabrikası içinde ithal kömürle çalışacak 500 megavatlık termik santral kurmak için Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’na başvurdu. AKP yöneticileri başvurudan haberleri olmadığını savunurken CHP konuyu TBMM’ye taşımaya hazırlanıyor. Zeytin üreticileri ise üretime zarar vereceği gerekçesiyle santrala karşı çıkıyor.
'Çevreciymiş' Grubun avukatlarından Kadriye Ersoy, ithal kömüre dayalı termik santralın “çevre dostu” olduğunu savundu. AKP’li Gemlik Belediye Başkanı Mehmet Turgut, başvurudan haberi olmadığını belirtirken AKP Bursa İl Başkanı Sedat Yalçın da, “Bize bu konuda bilgi gelmedi” diye konuştu. CHP Bursa Milletvekili Abdullah Özer ise konuyu TBMM gündemine taşıyacağını açıkladı. Özer, “Çevreye verilecek zararın önüne geçmek istiyoruz” dedi.
TMMOB Bursa İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri ve Ziraat Mühendisleri Odası Bursa Şubesi Başkanı İlhan Demiröz de termik santralın geri dönüşü olmayan zararlara yol açağını ifade etti.
Üreticiler ise termik santralın zeytinleri ile ünlü Gemlik ilçesinde tarımı yok edeceğini belirtti.
|
|
|
|
Hedef, ürünü sağlıklı olarak tüketiciye ulaştırmak
|
|
Gönderen Haberci on 08:00:03 10.15.2008 (0 _Okuma)
|
Kadir DağhanGünümüzde tarladan sofraya uzanan ve her halkası ayrı bir özelliğe sahip zincirden oluşan bir gıda güvenliği anlayışından söz edilmektedir. Bu zincirde gıda işletmeciliğinin kuşkusuz ayrı bir yeri ve önemi vardır. Gıda işletmeciliği, hammadde, ürün, dağıtım, pazarlama, ticari kurallar ve son olarak da tüketim noktasına kadar çok geniş bir yelpazede değerlendirilmesi gereken ekonomik ve sosyal olgular bütünüdür.
Cumhuriyet / Gıda- Gıda işletmeciliğinin etkileşim içinde bulunduğu alanlara baktığımızda; tarım ve gıda sanayi ilişkisi, kalite sistemleri, rekabet, uluslararası bağlantılar, gıda politikaları, gıda güvenliği gibi başlıkları görmek mümkündür. Gıda işletmeciliğinin temel hedefi, güvenilir ürünleri sağlıklı bir şekilde ve zarar etme endişesi yaşamadan tüketiciye ulaştırmaktır.
Gıda güvenliğinin önemli bir halkası olan işletmecilik anlayışında, sağlıklı ve güvenilir ürünlerin sunulmasının yanı sıra, beslenme özelliklerinden ödün vermeme ilkesi vardır. Bunun için, öncelikle hammadde olarak kullanılacak ürünlerde belli standardizasyonun sağlanması, elde edilen ürünlerin uygun teknolojik ve hijyenik koşullarda işlenerek tüketiciye ulaştırılması gerekmektedir. Bu aşamalarda kaliteli hammadde yanında nitelikli personel çalıştırılması ve kaliteden ödün vermeme anlayışının benimsenmesi zorunluluğu vardır. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından oluşturulan “Kodeks Alimentarius Komisyonu” (KAK) gıda işletmeciliğinin temel hedefinin tüketici sağlığı öncelikli olması esasına göre gerçekleştirilmesi için, tüm dünya ülkelerine tavsiyelerde bulunmakta ve yol göstermektedir. Böylece ortak kriterler saptanarak, iyi üretim ve tüketici sağlığı anlayışının güvence altına alınmasına çalışılmaktadır. Türkiye 1963 yılından itibaren KAK ’a üyedir ve üyelik koşullarının yerine getirilmesinde iletişim noktası Tarım ve Köyişleri Bakanlığı adına Koruma Kontrol Genel Müdürlüğü (KKGM) ‘dür.
Kodeks Alimentarius Komisyonunun kabul ettiği esaslar uyarınca gıda maddelerinin serbest ve güvenli dolaşımı için Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) de önemli çalışmalar yapmakta, buna yönelik tavsiyelerde bulunmaktadır. Bu amaçla DTÖ, çevreye zarar vermeyen ürünler ile kaliteli ve güvenli gıda ürünlerinin uluslararası ticaretinde kolaylıklar sağlayacak birtakım kuralları belirlemektedir. DTÖ ile iletişim noktası yine KKGM ‘dir. Ancak, Türkiye’nin uluslararası kuruluşların gıda güvenliğine ilişkin ortaya koyduğu ilke ve tavsiyelere uyumu ve uygulama hızı konusunda sorunlar yaşadığı bilinmektedir. Gerek AB mevzuatı, gerekse ulusal mevzuatımızda tüketici sağlığını öne çıkaran anlayış uyarınca, sağlıklı ve güvenli gıda tüketimi önemli bir gösterge olmaktadır.
Tarladan sofraya gıda güvenliği kavramı, tüm dünyada kabul gören ISO 22000 Gıda Güvenliği Standardı çerçevesinde üretim yapılmasını gerektirmektedir. 05.06.2004 tarihinde yürürlüğe giren 5179 sayılı “ Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun “ ile birlikte gıda işletmelerinde HACCP kuralları zorunlu hale getirilmiştir. Uygulamada bu koşulların yeterince yerine getirilmediği bilinmekle birlikte, AB’ne uyum sürecinde konuya daha fazla önem verileceği öngörülmektedir.
Gıda işletmeciliğinde kalite standardizasyonu uygulamalarının yararlarına bakıldığında;
■ Sağlıklı ve güvenilir gıda tüketiminin sağlanması, ■ Gıdaların işlenmesi sırasında olabilecek besin öğeleri kaybının önüne geçilmesi, ■ Uygun koşullarda üretim yapılarak olası ekonomik kayıpların önlenmesi,söz konusudur.
Tüm bu çalışmalar, gıda işletmeciliğinin ekonomi ve insan sağlığı açısından sahip olduğu önemin göstergesidir. Hammadde üretimi ve temini, üretim aşamaları, hijyenik koşullara uygunluk, çevreye zarar verilmemesi için yapılan düzenlemeler, vb gibi başlıklar da bu önemin ifadesidir. Uygun üretim, saklama, taşıma ve pazarlama, firmaların ekonomisine olumlu katkılar getirirken, uygunsuz üretim ve uygulamalar da tam tersine büyük ekonomi ve saygınlık kaybına neden olmaktadır. Gıda işletmeciliği aynı zamanda dinamik bir sürece sahiptir.
Değişen tüketim alışkanlıkları ve diğer gereksinimler, modern teknolojik uygulamaların devreye girmesi, İnsan ve hayvan sağlığı, çevrenin korunması için atılacak adımlar gıda işletmeciliğinin de kendisini yenilemesini kaçınılmaz kılmaktadır. Bu aynı zamanda, daha büyük ve masraflı sorunların ortaya çıkabileceği ve işletmelere ek maliyet getireceği anlamı taşımaktadır. Gelinen aşamada, küresel iklim değişiklikleri sonucu kuraklık ve buna bağlı olarak tarımsal alanlarda yaşanmakta olan sıkıntılar, artan nüfus artışı nedeniyle tarım alanlarının azalması, çevre kirliliği, endüstriyel atıklar vs. gibi sorunların gıda işletmeciliğini de olumsuz yönde etkileyeceği düşünülmektedir.
Ayrıca, gittikçe azalan tarım alanlarının, ilerde ekolojik tarımda kullanılması ve bu arazilerin özel statü almaları, ayrıca, tartışma konusu olan Genetiği Değiştirilmiş Organizma ( GDO ) içeren ürünlerin tüketime sunulması da, insan sağlığı açısından süreci olumsuz etkileyecektir. GDO ’lu hammaddelerin işleme ve değerlendirme aşamalarında da birçok sorunla karşılaşılacaktır. Ekolojik üretim işletmeleri, ekolojik sertifikasyon, organik gıda gibi kavramlar günlük hayatımızda daha çok yer bulacaktır.Teknolojinin gelişmesi ile birlikte insanların bu teknolojiye uyumu, sanayi toplumundan bilgi toplumuna dönüşümün çok daha hızlı yaşanmasına neden olmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, artık kimin bilgiye sahip olduğu değil, kimin en kolay ve en hızlı şekilde bilgiye ulaşabildiği büyük önem taşımaktadır.
Çok yakın bir geçmişte dünyada ve Türkiye’de yaşanan gıda krizinin, sıkıntılarını yaşamış ülkelerden biriyiz. Tüketici üzerinde ve gıda sektöründe etkisini çok yoğun hissettiren krizden, özellikle üretim sürecinde önemli paya sahip olan gıda işletmeleri çok ciddi biçimde etkilenmiş, birçok firma kapısına kilit vuracak hale gelmiş, azımsanmayacak bir bölümü de kapanmıştır.
Sanayi ve işletmeciliğin birçok alanında olduğu gibi, gıda alanındaki yatırımlarda da AR-GE çalışmaları, modern teknolojinin kullanımı, nitelikli istihdam (özellikle gıda mühendislerinin çalıştırılması), uygun hammadde temini ve kalite standardizasyonu çerçevesinde üretim yapılması son derece önemlidir. Bu anlayışa göre hareket etmek, gıda güvenliğinin gereği gibi sağlanması, tüketicinin korunması, ulusal ve uluslararası rekabet anlamında ve ekonomik açıdan bir zorunluluktur.
(Kadir DAĞHAN, TMMOB Gıda Mühendisleri Odası)
http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&kid=11&hn=10758
|
|
|
|
Sebze meyvede işletme
|
|
Gönderen Haberci on 07:45:24 10.15.2008 (0 _Okuma)
|
İbrahim Yetkin Türkiye, iklim ve doğa koşulları açısından bir sebze-meyve cenneti... Ülkemiz fındık, incir, kayısı, kiraz, ayva ve nar üretiminde dünyada ilk sırada bulunuyor. salatalıkta ve karpuzda ikinci, domates, patlıcan ve yeşil biberde üçüncü sırada yer alıyor. Ancak, gerek üretim potansiyelimizi gerçekleştirmek, gerekse ihracat açısından bir türlü olmamız gereken yere gelemiyoruz.
Cumhuriyet / Gıda- Ülkemizde üretilen yıllık sebze-meyve miktarı 2005 yılında 43 milyon tona yükselmişti. Bu rakam 2006 yılındaki kuraklık ve girdi maliyetlerindeki artışlar nedeniyle 41 milyon tona, 2007 yılında ise 40 milyon tona düşmüş bulunuyor. Dünya ölçeğindeki üretim göz önüne alındığında, Türkiye, dünyadaki toplam sebze meyvenin yüzde 4 civarında bir bölümünü üretmekte olmasına karşın, üretimdeki düşme eğilimi ilerisi için endişe yaratıyor.
2006 yılında sebze üretimi de bir önceki yıla göre yüzde 2.3 oranında azalmış ve yaklaşık 26 milyon ton olarak gerçekleşmişti. 2007 yılında ise kuraklık bir önceki yıl kadar şiddetli olmadığı halde üretim 25.6 milyon tona düştü; yani üretimde 400 bin tonluk bir azalma görüldü. 2006 yılında meyve üretimi yüzde 1.9 oranında artarak 15 milyon ton olmuştu. 2007 yılında ise 14.4 milyon ton oldu. Elmada yüzde 22.8, kayısıda yüzde 21.2, armutta yüzde 12.1, vişnede yüzde 48.9 ve kirazda yüzde 28'e varan kayıplar yaşandı.
2008 yılında sebze ve meyve yetiştirilen bölgelerde kuraklığın geçen yılki kadar şiddetli olmaması, önemli don olaylarının yaşanmamasına karşın, geçen yıl gübre, mazot, ilaç gibi girdilerde görülen büyük fiyat artışlarının üretimi yine olumsuz yönde etkilemesi bekleniyor. Bu rakamlar, sebze-meyve üretiminde son iki yılda görülen düşüşün yalnızca kuraklıkla açıklanamayacağını, başta girdi fiyatlarındaki artışlar ve üreticinin yeterince korunamaması olmak üzere bir çok başka faktörün de etkili olduğunu ortaya koyuyor.
Türkiye’de sebze-meyve üretimine hakim olan işletme yapısı, küçük üretim. Küçük üretim, her ne kadar üretimin tabana yaygınlaştırılması ve küçük işletmelerin geliri yüksek üretim türlerine yönlendirilmesi açısından olumlu özellikler taşısa da teknolojinin geliştirilmesi, maliyetlerin düşürülmesi, bilinçli ve yüksek hijyenik şartlara uyumlu üretimin gerçekleştirilmesi açısından dezavantajlar içeriyor.
Bu dezavantajları şöyle sıralamak mümkün: İşletmelerin genellikle küçük ölçekli olması, üretim maliyetlerini yükseltiyor ve yeni teknolojileri takip etmelerini zorlaştırıyor. Üretici ve ihracatçılar yeterli örgütlenmeye sahip değil. Kaliteli tohumluk, fide ve fidan kullanımı sınırlı kalıyor. Bilinçsiz gübre kullanımı yaygınlığını koruyor. Üretimde kimyasal ilaç kalıntısı ve depolamadan kaynaklanan toksinlerin varlığı ihracatta engel oluşturuyor.
Dış pazarın isteklerine uygun ürün çeşitleri ve standartlar yeterince geliştirilemiyor.
İhracatımıza gelince... Ürettiğimiz meyve-sebzenin yalnızca yüzde 5'ini ihraç edebiliyoruz. Bu düşük bir oran, ancak son yıllarda ihracat oranında bir artış var. Son 5 yılda yaş sebze ve meyve ihracatı miktar olarak 1.5 milyon tondan 2.2 milyon tona, değer olarak ise 533 milyon dolardan, 1 milyar 471 dolara yükselmiş bulunuyor. Ancak Türkiye'nin potansiyeli göz önüne alındığında bu oran hâlâ düşük.
Üretim azalırken ihracatın artmasının nedenlerine baktığımızda şu tespiti yapabiliyoruz: Yeni tesis edilen meyve bahçeleri tür ve standart olarak dünya standartlarına uygun ve üretimlerini esas olarak dış piyasalara yönlendiriyorlar. Geleneksel meyve sebze üreticileri ise kuraklık ve artan girdi fiyatlarından daha fazla etkileniyor ve rekabeti zorlaştıran koşullara ayak uyduramayarak piyasadan çekiliyorlar.
İhracat rakamının istenilen ölçüde olmamasının en başta gelen nedenleri ise, ihracatı teşvik amacıyla verilen primin düşük olması ve kimyasal kalıntı sorunu.
Türkiye’de zirai mücadelede 1250 çeşit ilaç kullanıldığı tahmin ediliyor. Bu çeşitlilik ilaç kullanımında standartlaşma ve denetim sorununun çözülemediğini gösteriyor. Nitekim, kalıntı sorunu özellikle iç piyasaya sürülen ürünler açısından büyük bir sorun olmaya devam ediyor. Tarım ilaçlarının doğru kullanımı için çiftçilerin eğitilmesi, periyodik denetimlerin yapılması ve ürünlerin tüketiciye ulaşmadan önce laboratuvar testlerinden geçmesi bir zorunluluk.
Türkiye’de ilaç çeşitlerindeki fazlalığa karşın birim alanda kullanılan ilaç miktarı Avrupa ülkelerine göre son derece düşük. Örneğin dekar başına İspanya’da 2.6, İngiltere’de 3.6, Almanya ve Fransa ‘da 4.4, Yunanistan’da 6, İtalya’da 7.6, Hollanda’da 17.5 kg. ilaç kullanılırken Türkiye’de bu oran 0.5 kg’da kalıyor.
Bu sorunları önlemenin en kolay yolu, tarımsal ilaçların tıpkı tıp ilaçları gibi reçete kullanımına bağlanması ve üretim sürecinin denetlenmesi.
Bu konuda hazırlanan bir yönetmeliğin uygulamaya konulması durumunda karşılaşılan sorunların büyük ölçüde azalması bekleniyor. Bu yönetmeliğe göre, her üreticiye bir barkod verilecek, üreticiler, gübre dahil üretimde kullandıkları her türlü ilaç ve kimyasalı, kullanım tarihleri ile birlikte kendilerine verilen üretici defterine kayıt edecekler. Kayıtlar teknik elemanlar tarafından denetlenecek. Standartların üstünde kalıntı içeren sebze ve meyveyi üretenlerin yanı sıra, bu ürünleri satanlar ve ihraç edenler de sorumlu tutulacaklar. Üreticinin isteğe bağlı "serbest danışmanlık hizmeti" alması durumunda, üreticinin görev ve sorumlulukları, serbest danışmanlık hizmeti veren kişi, kurum veya kuruluşca yerine getirilecek.
Yaş sebze ve meyve pazarlamasında en önemli görev Toptancı Hallerine düşüyor. Hallerin denetlenmesi konusunda en büyük engellerden biri de yetki karmaşası. Haller, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ile Belediyeler tarafından denetleniyor. Bu da zaman zaman denetim boyluğu yaratıyor.
Ayrıca Toptancı Haller Yasası yeterince uygulanamıyor. Örneğin, Türkiye’de üretilen toplam 40 milyon ton sebze ve meyvenin yalnızca 9 milyon tonu, yani yüzde dörtte birinden azı Hallere girerek kayıt altına alınıyor. İhraç edilen 2.2 milyon tonluk ürün de buna dahil. Geri kalan bölüm ise kayıt dışı işlem görüyor.
Bu kayıt dışı işleyiş, üretici ve tüketiciye verdiği zararın yanı sıra, önemli bir vergi kaybına yol açıyor. Sebze ve meyvenin genel ortalama satış fiyatı 1 YTL olarak hesaplandığında kayıtdışı işlem gören 31 milyon ton sebze-meyvenin satış değeri 31 milyar YTL yapıyor. Bu rakam, yaklaşık 25 milyar dolara denk geliyor. Bu rakam üzerinden tahsil edilemeyen KDV, stopaj, gelir ve kurumlar vergisi hesaplandığında Hazine’nin kaybının 5 milyar dolara yakın olduğu görülüyor.
Sebze-meyvecilikte ürünlerin tazeliğinin korunarak piyasaya sürülmesi çok önemli. Bu açıdan soğuk hava depoları büyük önem taşıyor. Son yıllarda özellikle meyve-sebzeciliğin merkezi Antalya'daki soğuk hava depolarının sayısında bir artış var. Bu sayı halen 100'ü geçmiş ve bu depoların kapasitesi yılda 100 bin tonun üzerine çıkmış bulunuyor. Tek başına Elmalı ilçesinde 50 civarında soğuk hava deposu var ve tüm Antalya kapasitesinin dörtte birini bu ilçe karşılıyor.
Bu rakamlar Antalya yöresindeki olumlu gelişmeleri gösterirken, diğer bölgelerdeki durumun ne kadar kötü olduğunu da ortaya koyuyor. Üretim kavgası, üreticinin hakkını vermek, onu üretebilir durumda tutmak, verimliliği artırmak çok önemli, ama sorun burada bitmiyor. Ürettiğimizi korumak, sağlığa uygun koşullarda ambalajlamak, muhafaza etmek, tüketiciye ulaştırmak, üretici ile tüketici arasındaki mesafede oluşan haksız kazançları ve rekabeti önlemek de önemli.
Gıda işletmeciliği tarladan tüketiciye kadar uzanan bir zincir. Bunu böyle görmediğimiz sürece, bu zincir bir yerde kopuyor, yapılan iyi şeylerin de faydasını göremiyoruz.
( İbrahim Yetkin, Türkiye Ziraatçılar Derneği Genel Başkanı )
http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&kid=11&hn=10752
|
|
|
|
Gıda işletmeleri yaşam savaşında
|
|
Gönderen Haberci on 07:42:37 10.15.2008 (0 _Okuma)
|
Birol Saygı Ülkemiz önemli bir tarımsal üretim potansiyeline sahiptir. Potansiyel, doğru yönlendirilmez ve kullanılmaz ise hiçbir anlam taşımaz. Bunu anlamlı kılan, olabilecek maksimum verimlilik ve ekonomiklikte değerlendirmektir. Tarımsal üretimde, üretimi artırmanın yanısıra, üretimden tüketime kayıpların azaltılması da çok önemlidir. Tarım ve tarıma dayalı sanayi bir bütündür. Ayrılmaz bir yapıları vardır. Ayrı düşünmek sistemin çalışmasını zora sokar. Konu bir bütün olarak incelenirse sorunların tanımlanması ve çözümleri daha sağlıklı irdelenir.
Cumhuriyet / Gıda- Ülkemizde, tarıma dayalı sanayide yeterli miktarda ve kaliteli hammadde bulmak sorundur. Türkiye, tarımsal açıdan kendi kendine yeten bir ülke değildir; hiçbir zaman da olmamıştır. Cumhuriyet, tarihinde sürekli olarak önemli miktarda tarımsal ürün ithalatı yapmış ve son yıllarda bu ithalat gerek miktar ve gerekse çeşitlilik açısından artmıştır. Yurtdışı bağımlılık, giderek artmaktadır. Stratejik bir konu olan gıdada bağımlılığın artması, ileride önlenemez sıkıntılar yaratacaktır. Ülkemizde, hammaddeler genelde endüstriyel amaç için yetiştirilen çeşitler değildir. Örneğin, meyvede, endüstriye sofralık olarak yetiştirilen ürünlerin sofralık olarak satılamayan miktarı işlenmektedir. Sanayinin amacına uygun, yeterli hammadde yetiştirmek, mevcut hammaddeleri işleme mantığıyla gerek maliyet ve gerekse kalite açısından kıyas götürmez.
Ülkemiz önemli bir ekolojik yapıya sahiptir. Akdeniz, Sibirya ve Balkan ekolojik bölgelerinin etkisinde kalan ülkemiz ürün çeşitliliği açısından zengin bir potansiyele sahiptir. En önemli potansiyel ise aynı ürünün ülkemizin farklı bölgelerindede yetiştirilmesidir. Örneğin şeftali, İzmir, Antalya, Isparta, Bursa, Çanakkale, Nevşehir, Mersin ve Çarşamba’da yetiştirilmektedir. Bu da her yıl belli bölgelerde iklim hırpalanmaları olsa da ürün bulma şansımızı artırmaktadır. Bu olgu, ne kadar önemli bir coğrafyada yaşadığımızın da bir göstergesidir.
Gıda işlemede son ürün kalitesini hamadde kalitesi belirlemektedir. Hammadde kalitesi ne ise son ürün kalitesi o düzeyde olmaktadır. Hiçbir zaman son ürün kalitesi, işlenen hammadde kalitesinin üzerinde olmaz. Üretim planlaması ülkemiz için çok önemlidir. Hangi ürünün, hangi çeşidinin, ne zaman, nerede ve ne kadar yetişeceğinin ve tarımsal sanayinin bu çerçevede yönlendirilmesi gerekmektedir. Anadoluda tarımın önündeki en önemli sorun da son yıllardaki su sıkıntısıdır. Acil olarak tarımda SU PLANLAMASI çalışmalarının yapılması, üreticilerin su kullanımında bilinçlendirilmesi ve su kaynakları ile su depolama imkanlarının artırılması gerekmektedir.
TARIM’da günümüzü yaşamaktan ziyade geleceğin uzun vadeli planlanması toplumumuz ve ülkemiz için çok önemlidir. Geleceğin planlanması için mevcut tarımsal dataların sağlıklı olaması ve tarımda doğru bir kayıt sisteminin kurulması gereklidir. Mevcudu tam olarak bilmeden, gelecek doğru planlanmaz. Tarıma mutlaka endüstrinin girmesi gereklidir. Maliyet çok önemli bir faktör olup, mutlaka küreselleşn dünya rakmlarında üretim yapılması gerekmektedir. Miras kanununun tarımsal araziler için mutlaka değiştirlmesi gerekmektedir. Araziler mevcut miras kanunu nedeniyle yıllar içinde parçalanarak giderek küçülmüş ve artık verimlilikten uzaklaşmıştır. Bu nedenlede tarımsal üretim maliyetleri yükselmiştir.
Tarımda gerek üretim ve gerekse tarımsal ürünlerin satışı için mutlaka tarımsal organizasyon veya üretici birlikleri kurulmakıdır. Kooperatif ve birlik fikri çok güzel fikirler olup, gelişmiş ülkelerde bu tip yapılanma vardır. Ancak, toplumumuzun yapısal özelliklerinden dolayı kooperatif ve birlikler verimli çalışamamaktadır. Kişi veya kişilere bağımlılık öne çıkmaktadır. Ya bu olguların çalışması için bize özgü bir model ya da yeni bir yapılanma formatı geliştirilmelidir. Üreticiler ve tarıma dayalı sanayi arasındaki tüccar yapılanması kaldırılmalı ve üreticiler ile tarıma dayalı sanayinin karşılıklı muhatab olması sağlanmalıdır.
Ülkemizde tarımsal girdiler rekabet ettiğimiz ülke girdilerine göre yüksek olup, mecburen tarımsal ürünler küreselleşen dünyada rekabet edebilmek için dünya fiyatları ile satılmaktadır. Bu da maliyet ile satış fiyatları arasında makasın daralması ve hatta zararına satışları oluşturmaktadır. Sonuç olarak tarımsal üretim ve sanayi darbe almaktadır.
Günümüzde rekabet koşulları ve özellikle pazarda ürünlerin çeşitlenmesi, bu ürünleri işlenmesinde doğru teknolojinin seçimi ve teknolojinin doğru transferi açısından çok önemlidir. Teknolojininin doğru seçimi ve transferi için yeterli bilgi birikiminin sağlanması gerekmektedir. Bu nedenle, yıllardır konuşulan ama bir türlü istenen düzeyde sağlanamayan üniversite-sanayi işbirliğinin yine farklı bir formatta yaşama geçirilmesi gerekmektedir. Gelişmiş ülkelerde olduğu gibi üniversite öğretim üyeleri ve görevlilerinin, belli dönemlerde sanayide sorumluluk alarak çalışmalarının sağlanması için alt yapının değiştirilmesi gereklidir.
Bu şekilde üniversite çalışanları direkt olarak sanayiniin sorunlarını bire bir yaşayarak, üniversiteye döndüğünde araştırmalarını uygulamaya yönelik yapacak ve özellikle yetiştirdiği elemanların hedeflemesini doğru yapacaktır. Böylece, özellile kıt kaynaklarla yapılan araştırmaların rafta ve bilimsel dergilerde yayınlanmasından ziyade uygulamada kullanılması ülkemiz gıda sanayi ve ülke ekonomimiz için çok önemlidir.
Günümüzde Ar-Ge çalışmaları firmaların yaşamlarının ayrılmaz bir parçasıdır. Bu konuda gerekli finansal destekleri her firmanın bütçesi çerçevesinde ayırması gerekmektedir. Ayrıca ülkemizde gerek TÜBİTAK ve gerekse AB fonları ile devletimiz üniversitelerdeki TEKNOPARK oluşumları önemli destekler sağlamaktadır. Mevcut ürünlerde maliyetlerin azaltılması, kalitenin artırılması ve yeni ürün geliştirilmesinde Ar-Ge kaçınılmaz bir olgudur. Ar-Ge yatırımı firmalara pazarda rakiplerin önüne geçmekte, karlılıkta önemli bir fark yaratmanın aracıdır.
Ülkemizde her düzeyde çalışan elemanların eğitim ve öğretim problemleri bulunmaktadır. Öncelikle her kademedeki elemanların doğru eğitilmeleri gerekmektedir. Günümüzde artan rekabet çerçevesinde kar marjlarının giderek düşmesi, üretim kayıplarının ve özellikle hatalı üretimlerin minimize edilmesi gerekmektedir. Bu da eğitilmiş ve konusunda bilgili insanların doğru aktiviteleri ile gerçekleştirilir. Nasıl ki teknoloji için yüksek meblağlar ödenip yatırımlar yapılıyorsa, elemanlar içinde aynı yatırımlar yapılmalıdır. Artık teknoljiiye yatırım yapılıp ucuz işgücü ile bu yatırımları yönlendirme devri bitmiştir. Günümüzde yetişmiş eleman piyasada çok ama işe uygun eleman bulamama paradoksundan ülkemizi çıkarmak gerekir.
Maliyet ve kalite ayrılmaz bir ikilidir. ISO, HACCP gibi çalışmalar sadece belgelendirme düzeyinde kalmamalı, işletmelerde yaşamın bir parçası olmalıdır. Böylece oluşabilen sorunlar olduktan sonra değil oluşmadan önlemenin önü açılacaktır. Bu tip çalışmalar toplumumuzun çalışma mantığından ve karekterinden uzak olmasına rağmen insanımızı sürekli olarak eğiterek bu mantıkta çalışılmasının sağlanması gereklidir. Gıda sanayiinde izlenebilirlik giderek önem kazanmaktadır.
Yani üretilen tarım ürünün, tüketicinin sofrasına kadar geçirdiği tüm aşamalarının bilinmesi gerekmektedir. Tarımsal sanayi, işlediği tüm tarımsal ürünlerde uygulanan tüm tarımsal aktiviteleri bilmesi gerekmektedir. Kullanılan gübreler, sulama, tarımsal ilaçlar ve diğer tüm uygulamaların kayıt altında olması zorunlu hale gelmektedir. Tüm dünyada gıda tüketicileri bu dataları istemektedirler. Bu da tarım ile tarıma dayalı sanayinin ne kadar içiçe çalışması gerektiğinin bir göstergesidir.
Ülkemizde Türk gıda kodeksi önemli bir işlev görmektedir. Bu çerçevede gıda üretimi yapan her işetmenin Tarım Bakanlığından “üretim izni” alması bu konuda yapılan en önemli bir çalışmadır. “Üretim izni” olmayan ürünlerin satışının yasaklanması bu konudaki en cesur adımdır. Böylece Türkiye’de tüm gıda işletmelerinin kayıt altına alınması sağlanmaktadır. Bu geri dönüşü olmayan önemli bir olgudur. Türkiye’de gıda kanunun çıkarılmasında objektif davranılması, meslek taasubunun kısır çekişmelerinden uzak kalınması sağlıklı bir gıda kanunu için çok önemlidir. Ülkemizde mutlaka bir “Gıda İşleri Müdürlüğü” nün kurulması ve tüm gıdanın bu çatı altında toplanarak organize edilmesi gerekmektedir.
AB uyum süreci çerçevesinde gerçekleştirilen yasal düzenlemelerde en önemli olgu bakanlığın “KONTROL” mekanizmasını doğru ve yeterli çalıştırmasıdır. Bu nedenle, kontrol elemanlarının sayısal olarak artırılması, organize edilmesi, yasal olarak doğru desteklenmesi ve eğitimlerinin doğru planlaması çok çok önemlidir.
Toplumda bir bireyin en önemli hakkı yeterli beslenmesidir. Gıda hakkı, bireyin yaşamı için gerekli yeterli ve güvenli gıdaya erişiminin sağlanması anlamına gelir ve en temel evrensel insanlık haklarından biridir. İnsanların gıda hakkı; yeterlilik, tedarik ve süreklilik temelinde kuruludur. Etik kurallar dışına çıkmadan, bireyin gıda hakkını sağlamak ve korumak için firmaların yaşamlarını sürdürebilmeleri için karlılıkları çerçevesinde toplumumuz ve ülke ekonomimiz açısından çok önemlidir.
(Doç. Dr. Y. Birol SAYGI)
http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&kid=11&hn=10754
|
|
|
|
Gıda güvenliği ve Türkiye
|
|
Gönderen Haberci on 07:40:28 10.15.2008 (0 _Okuma)
|
Yusuf Baştuğ Dünya Bankası'nca (DB) yayınlanan “Ülke Ekonomik Memorandumu” raporunda Türkiye gıda sektörünün 600 milyonluk Avrupa gıda pazarına arz fırsatı bulunmasına karşın AB ülkeleri (Azerbaycan hariç) ve komşusu Bağımsız Devletler Topluluğu içinde gıda güvenliğinde son sırada olduğu belirtildi. Türkiye'nin taze ve işlenmiş meyve-sebzede ise mutlak karşılaştırmalı bir üstünlüğe sahip olduğuna vurgu yapılan raporda, bu ürünlerin yüksek dışsatım potansiyeline sahip olduğu kaydedildi.
Cumhuriyet / Gıda- Türk gıda işleme sektörü için, 600 milyondan fazla tüketicinin oluşturduğu bir pazara gıda arzı fırsatı bulunduğu belirtilen DB raporunda, Türkiye'nin “AB üyesi olması” varsayımından hareket edilerek, “Gıda işleme tesisleri büyük ölçüde AB'nin hijyen ve kamu sağlığı standartlarını karşılamaktan uzaktır. Bundan dolayı Türkiye'nin katılımdan sonraki durumu da dahil, ürünlerinin AB pazarında yerleşmesi engellenebilir” ifadesi de kullanıldı.
Gıdada üretim artışı ve güvenlik standartlarının yükseltilmesi konusunda öneri ve değerlendirmelere yer verilen raporun, “Kapsamlı büyüme için kırsal rekabeti artırma” başlıklı bölümünde, “Gıda güvenlik standartlarında güçlü yasal ve kurumsal çerçevede yaşanan eksikliğin Türkiye'nin rekabet, büyüme ve yaşam standartları üzerinde sonuçları bulunmaktadır” denilirken, “Türkiye'de dahili gıda güvenliğinin durumu tatmin edici değil” başlıklı bölümde şu değerlendirme yapılıyor:
“Türkiye'de sağlıkta güvenli olmayan gıdayla bağlantılı ortaya çıkan tehlikeler, yüksek ekonomik maliyete yol açmaktadır. Bu maliyet ulusal ve uluslararası gıda piyasalarında gıda ürünlerinin sınırlı rekabetine bağlı gelirin azalmasından, hastalık ve ölümlerden, sağlık harcamalarının artmasından gelmektedir. Gıda güvenliğindeki bu olumsuz durumun temelde, gıda zincirindeki hijyen uygulamaları kadar evlerdeki koşullara da bağlı olduğu kesindir. Gıda güvenliğinin önemi konusunda farkındalık oluşturulması, eğitim ve gıda zincirinde bozulmaya karşı önlemler, gıda güvenliğinin artırılmasında en önemli unsurlardır.”
Gıda güvenliğinin artırılması için ilk ve en önemli koşulun gıda arz zincirine yatırım yapılması olduğu belirtilen ve potansiyel yatırım destek programları ile bu alanda standartların güçlendirilmesinde ana görevin devlette olduğu kaydedilen raporda, AB ile gıda güvenliği alanındaki düzenlemeler arasında bulunan boşluğun kapatılması için uzun vadede, rekabetin güçlenmesi, büyümenin desteklenmesi ve kırsal istihdam için kritik nokta olduğu da kaydediliyor.
Tarımla ilgili bölümünde; Türkiye'nin büyük ve çeşitli ürünlere dayalı gıda ve tarım sektörüyle rakipleri karşısında avantajlı olmasına karşın, uluslararası ticarette sıkılaşan koşullara uymamanın pazar payı ve istihdamda düşüş getirebileceği ifade edilirken, durum, “Türkiye taze ve işlenmiş meyve-sebzede mutlak karşılaştırmalı üstünlüğe sahiptir. Bu ürünler yüksek ihracat özelliği sergilemektedir” denilerek ifade ediliyor.
Değişen tüketici tercihlerinin yönlendirdiği çağdaş bir kentli tüketici piyasasının yükselmekte olduğuna, gelir artışı, kentleşme ve genç nüfus artışının daha iyi kalite, marka, paketleme ve daha sağlıklı gıda talebi olduğu irdelenen raporda, Türkiye'nin gıda-tarım ihracat piyasalarının son derece büyüdüğü, ancak çeşitlilik ve sofistike olma niteliğini koruduğu da anımsatılıyor.
Gıda işleme sanayinin bölünmüşlük ve kayıtdışılık gibi karakterize sorunları bulunduğu belirtilen rapor özetle şöyle tamamlanıyor:
“Ülkedeki tarım gıda tesislerinin kesin sayısı bilinmemektedir, çünkü istatistikler bir kaynaktan diğerine büyük ölçüde değişmektedir. İstatistik kurumu sadece 27 bin 543′ü vergiye tabi 40 bin işletme kaydetmiş, bunun yanında TOBB, 50 kişiden fazla kişi çalıştıran 16 bin 780 tesis olduğunu açıklamıştır. Türk gıda tarım tesislerinin yüzde 90′ı küçük ve orta büyüklükteki işletmelerdir. AB'nin ilk 25 ülkesindeki gıda işletmelerinin sadece yüzde 37’sinin 50′den az çalışanı bulunmaktadır.”
http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&kid=11&hn=10746
|
|
|
|
Gıda Güvenliği ve GDO….
|
|
Gönderen Haberci on 19:34:32 10.13.2008 (0 _Okuma)
|
Sadık Çelik Gıda güvenliğini ve genetiği değiştirilmiş organizmayı (GDO) önemli kılan nedir? Ülkemiz için önemi nedir, Batılılar için önemi nedir? Öncelikler aynı mıdır? Ortak paydada nasıl buluşacağız?
Cumhuriyet- Bir süre önce yapılan gıda güvenliği ile ilgili ciddi bir araştırmaya göre araştırmaya katılanların yüzde 52’si Türkiye’nin gıda güvenliğinde son on yılda gerilediğini, yüzde 38’i geliştiğini, yüzde 7’si ise bir değişiklik olmadığını düşünüyor. Sosyoekonomik düzey azaldıkça, eğitim seviyesi düştükçe Türkiye’de gıda güvenliğinin geliştiğini düşünenlerin oranı da artıyor. Aynı şekilde yaş arttıkça ve eğitim seviyesi yükseldikçe Türkiye’nin gıda güvenliği konusunda gerilediğini düşünenler artıyor.
15-25 yaş grubunun yüzde 45’i gıda güvenliği konusunda geriye gittiğimizi düşünürken bu oran 55-65 yaş grubunda yüzde 59’a çıkıyor. Avrupa Birliği vatandaşlarının yüzde 38’i ise Avrupa Birliği ülkelerinde gıda güvenliği kavramının son on yılda geliştiğini, yüzde 29’u aynı kaldığını, yüzde 28’i ise daha kötüye gittiğini düşünüyor. Türk halkının gıdalarla ilgili endişe duyduğu konuların başında yüzde 82’lik oranla çeşitli hileler ve aldatmalar yer alıyor.
Daha sonra sırasıyla sağlıksız üretim koşulları (yüzde 81), meyve, sebze ve tahıllardaki, bakliyatlardaki tarımsal ilaç ve hormon kalıntıları (yüzde 80) geliyor. Avrupa Birliği vatandaşları ise en fazla meyve, sebze ve tahıllardaki ilaç kalıntıları, kuruyemiş ve baharatlardaki aflotoksin üzerinde duruyor, ilgileniyor, yakın plana alıyor (yüzde 63) ve sonra da GDO ve kuş gribi gibi daha yeni virüsler (yüzde 62) geliyor. *** Eylül ayının başında Sabancı Üniversitesi “3. Tarımsal Biyoteknoloji ve Biyogüvenlik Sempozyumu” düzenledi. Bu konuda benim de zaman zaman bu sütunda yer verdiğim GDO’ları (genetiği değiştirilmiş organizmaları) ve bunları kontrol için oluşturulan “biyogüvenlik” mekanizması tartışıldı. Tarım Bakanlığı, Türkiye’de GDO içeren ürün bulunmadığını açıklıyor.
Oysa bilim adamları, tarımla uğraşanlar tam aksini söylüyorlar. Türkiye’nin ithal ettiği dört üründe, soya, mısır, kolza ve pamukta GDO bulunduğunu, bu ürünlerin girdi olarak kullanıldığı, tüm gıdalarda ve ürünlerde GDO bulunduğu gerçeğini nerdeyse herkes biliyor.. ancak, farkında olması gerekenler farkında değil.
Sabancı Üniversitesi’ndeki sempozyumu üç yıldan beri düzenleyen Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selim Çetiner, bu yıl Avrupa Birliği’nden konu ile ilgili önemli bilim adamlarını ve Türkiye’den genetik ve doğa bilimcilerini, ziraat, gıda ve kimya mühendisleri odalarını, çevreci örgütleri ve ilgili tüm sivil toplum kuruluşlarını davet etmiş.
Sempozyumda tarımsal biyoteknoloji her yönüyle ele alınmış. GDO’lar konusundaki olumsuz bakışım paralelinde, GDO’nun uzak ve yakın gelecekteki olası olumsuzlukları, etkileri; çevreyle, doğayla etkileşimi; sürdürülebilirlik, insan sağlığı ve genetiği üzerindeki olası olumsuz etkileri ciddi tartışma konusu yapılmış. Hangi ürünler GDO’lu meselesinden, yoksul çiftçinin biyoteknolojiye nasıl ayak uyduracağına kadar çeşitli sayısız konu başlığı enine boyuna tartışılmış.
Peki bu kadar önemli bir konu Tarım Bakanlığı tarafından izlenmiş mi? Sorunun cevabını Profesör Çetiner olumsuz olarak yanıtlıyor: “Tarım Bakanlığı’nın yetkililerini davet ettik ama kimse gelmedi.. daha önceki iki sempozyuma da davet etmiştik, yine katılmamışlardı” diyor. Bu toplantılara katılmamalarının nedeni, anlaşıldığı kadarı ile Türkiye’nin henüz “Biyogüvenlik mevzuatı” nın bulunmaması mı?
Hal böyle olunca da tarımda AB ile uyum nasıl sağlanacak demeden de edemiyoruz. Bir başka önemli husus, GDO konusundaki politikasızlık neticesindendir ki, GDO’lu ürünlerin ekimi ve yetiştirilmesi yasak.. ama ithalatı ve satışı serbest. Burada düşünülen eğer topraklarımız ve doğamız ise, ki sanmıyorum, yok öyle değilse, o zaman insanımızı niye göz ardı ediyoruz, ya da başka bir neden mi söz konusu?
Yine bu anlayış ve tutumdan dolayı, 5179 sayılı Tarım Yasası’nın Avrupa Birliği’ne uygun bulunmamasının nedenini de böylece anlamış bulunuyoruz ki yerine yeni bir yasa taslağı hazırlanıyor. İnşallah yeni yasa hazırlanırken dersler çalışılmış olur.
Tüketiciler, satın aldıkları gıdaların sağlıklarına hemen veya uzun vadede zarar verip vermeyeceği kuşkusunu ve korkusunu taşımak istemiyor. Bunlar da ürünlerin üzerindeki etiket bilgilerinin anlaşılır ve okunur tarzda olması ve yazılanların da gerçek ve doğru olmasıyla sağlanabilir. Tüketiciler bu bilgiye ulaşma hakkına sahip olmalı. O zaman, Batı’yla ortak paydada buluşabiliriz.
Keyveni Catering Yönetim Kurulu Başkanı
http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&kid=11&hn=10522
|
|
|
|
Pamuk'ta buruk hasat
|
|
Gönderen Haberci on 19:32:24 10.13.2008 (0 _Okuma)
|
AA Çukurova'da, hasat zamanı etkili olan yağışlarla düşen kalite ve oluşan piyasa fiyatları üreticiyi memnun etmiyor. Seyhan Ziraat Odası Başkanı Süleyman Girmen açıklanan avans fiyatlarının zaten düşük olduğunu ve sağnak yağışların da üretimi olumsuz etkilediğini söyledi.
Adana- Adana'nın merkez ilçe Seyhan Ziraat Odası Başkanı Süleyman Girmen, yaptığı açıklamada, Çukurova'da ağustos sonunda başlayan hasadın tamamlanmak üzere olduğunu söyledi. Ovada bu yıl yaklaşık 395 bin dekar alanda pamuk ekimi yapıldığını anımsatan Girmen, beklenen rekoltenin ise 210-220 bin ton kütlü pamuk olduğunu belirtti.
Hasadın başladığı günlerde ova genelinde etkili olan sağanak yağışların ürün kalitesini önemli oranda etkilediğini anlatan Girmen, ''açıklanan avans fiyatları zaten düşüktü, yağışlar da tuz biber oldu'' dedi.
Pamuğun kilogram başına üretim maliyetinin 1 YTL civarında olduğunu ifade eden Girmen, şöyle konuştu: ''Ancak yağışlar nedeniyle düşen kalite bu fiyatın oluşmasını engelledi. Üreticinin umut bağladığı ÇUKOBİRLİK tarafından açıklanan 65 YKr alım avans fiyatı da serbest piyasada 85-80 YKr arasında satılan ürünü 70 YKr'ye kadar düşürdü. Üretici piyasada oluşan fiyatlardan memnun değil. Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da buruk bir hasat yaşıyoruz. ÇUKOBİRLİK yağış ve fiyatlar nedeniyle perişan durumda olan üreticinin durumunu dikkate alarak avans fiyatını yeniden gözden geçirmeli.''
"İkinci büyük ithalatçı olduk" 1980'li yıllara kadar dünyanın sayılı pamuk ihracatçısı olan Türkiye'nin, uygulanan yanlış politikalar nedeniyle ihracatçı kimliğini yitirdiğini ileri süren Girmen, 10 yıl önce 100 bin ton olan pamuk ithalatının, 700-800 bin tona yaklaştığını bildirdi.
Türkiye'nin Çin Halk Cumhuriyeti'nden sonra dünyanın en büyük ikinci pamuk ithalatçısı konumuna geldiğini belirten Girmen, üretim alanlarının ise hızla düştüğünü kaydetti. Üretim alanlarının düşmesinde Çukurova'nın iyi bir örnek teşkil ettiğini anlatan Girmen, ''pamuk ovası olarak bilinen Çukurova artık mısırla anılıyor. Üretim her geçen yıl 50-60 bin dekar düşüyor'' dedi.
"Ucuzsa dışardan alalım" Üretim alanlarının düşmesinde son dönemde bazı çevrelerin baskılarıyla ''ucuzsa dışardan alalım'' mantığı ile hareket edildiğini savunan Girmen, bu düşüncenin yerli çiftçiyi üretimden uzaklaştırdığını kaydetti.
Yapılan ithalatın üretimi düşük olan ülke çiftçisini sevindirdiğini ancak yaşanan küresel ısınma nedeniyle ithalatın da zora girebileceğini anlatan Süleyman Girmen, ''ucuza ithal ederiz mantığı nedeniyle 100 bin ton olan Yunanistan'ın üretimi 400 bin tona ulaştı'' dedi. Girmen, Türkiye'nin Yunanistan'ın yanı sıra Suriye, ABD, Arjantin gibi çok sayıda ülkeden de pamuk ithal ettiğini sözlerine ekledi.
http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&hn=10510
|
|
|
|
Kızılırmak'ta balıklar ölüyor
|
|
Gönderen Haberci on 09:59:40 10.07.2008 (9 _Okuma)
|
AA Bir çok göl ve nehirde görülen balık ölümleri Kızılırmak'ta da yaşanıyor. Nehirde avlanan balıkçılar balık ölümlerinin Kırıkkale Mezbahası başta olmak üzere nehre bırakılan kanalizasyon suyunun neden olduğunu söylüyorlar. Tarım İlçe Müdürlüğü yetkilileri kesin nedenin belirlenmesi amacıyla, nehirden numune aldılar.
Kırıkkale- Kızılırmak'ın Kırıkkale'nin Yahşihan ilçesinden geçen kesimlerinde toplu balık ölümlerine rastlandı.
Kızılırmak Nehri'nin Yahşihan ilçesinden geçtiği yerlerde toplu balık ölümlerini gören balıkçılar, durumu Yahşihan Kaymakamlığı'na haber verdiler. İhbar üzerine harekete geçen Tarım İlçe Müdürlüğü yetkilileri, nehirde incelemeler yaparak, numuneler aldı.
Nehirde balıkçılık yaparak geçimini sağlayan vatandaşlar, balık ölümleri sonrasında balık avlayamadıklarını ve evlerine ekmek götüremediklerini söylediler.
Balıkçılardan Ahmet Demirci, balık ölümlerine Kırıkkale Mezbahası başta olmak üzere nehre bırakılan kanalizasyon suyunun neden olduğunu iddia etti. Bu işletmelere bir an önce arıtma tesisi yapılması gerektiğini belirten Demirci, ''Kırıkkale Belediye Başkanı Veli Korkmaz'ın bir an önce sorunun çözümü için harekete geçmesi gerekir. Bu sudan diğer hayvanlar da içiyor. Sorunun nedeni Kırıkkale. Çünkü Kırıkkale'den önce ırmakta böyle bir kirlilik yok'' dedi.
http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&kid=21&hn=9312
|
|
|
|
Can Çekişen Tarım -Ataol Behramoğlu
|
|
Gönderen Haberci on 12:36:23 10.05.2008 (12 _Okuma)
|
Eski TBMM başkanının Manisa’da kürsüden hakaret ettiği yaşlı çiftçinin söylediği şuydu: “Kötü durumdayız, ne yapacağımızı bilemiyoruz, ürünümüz para etmiyor, ilaç fiyatları arttı, mazot fiyatları arttı, işçi ücretleri yükseldi, buna karşılık ürünümüzün fiyatı düştü, bu durumda biz ne yapmalıyız, kime başvurmalıyız?”
Yaşlı çiftçinin yakınmalarına eski başkanın yanıtı sesini çatlata çatlata hakaret etmek oldu. Başka kapıya diyerek onu dinlemek bile istemedi. Adamın karga tulumba salondan çıkarılmasına göz yumdu. Yaşlı çiftçi anımsadığımca üzüm üreticisi idi. Aynı ya da bir sonraki günün gecesinde SKY TV’nin kendisiyle yaptığı telefon görüşmesinde sadece üzümde değil, incirde, tütünde, başka üretim alanlarında da üreticinin aynı sorunları yaşadığını dile getirdi…
AKP’nin bu yakınmalara yanıtı ancak hakaret olabilir. Çünkü sorumlu, Avrupa Birliği’nin dayatmaları karşısında kölece boyun eğen kendileridir. *** Yukarıda anlattığım ve birçoğumuzun TV ekranlarında tanık olduğu bu olaydan az önce Bozcaada’da idim. Güzelim çavuş üzümünden satın aldığım manavın aynı zamanda bu üzümün üreticisi olduğunu öğrendiğimde aramızda geçen konuşmada bana aşağıdaki rakamları verdi: Üzümün toptan satış fiyatı (kilo başına) 40 kuruştan 25 kuruşa inmiş.
Buna karşılık: Kükürt fiyatı (50 kg’lık torba başına) 18 YTL’den 70 YTL’ye yükselmiş. Mazot’un litresi 1.5 YTL iken 3.30 YTL olmuş. Gübre fiyatlarında geçen yıldan bu yıla büyük artış var. İşçi gündeliği yüzde 50 artmış. Bu artış yedek parça fiyatlarında yüzde 100’ü buluyor. Kimyasal ilaç alanında da aynı şey…
Şimdi, Manisa’daki üreticiye hakaret eden, sesini çatlata çatlata “Böyle bir şey olabilir mi?” diyerek onu yalancı çıkarmaya çalışan eski Meclis başkanına, bu rakamlardan sonra aynı soruyu ben yönelteyim: “Böyle bir şey olabilir mi?” Böyle bir adaletsizlik, böyle bir haksızlık, böyle bir utanmazlık, böyle bir çiftçi düşmanlığı olabilir mi? *** Bir ara Bozcaada’ya gelen Başbakan, şarap üretimini olanaksız kılacak ölçüde yüksek ÖTV’den (özel tüketim vergisi) yakınan üreticiye “Siz de domates yetiştirin” diye buyurmuş… Bozcaada, güneşiyle, rüzgârıyla, tarihiyle, gelenekleriyle, Türkiye coğrafyasının en güzel üzümlerinin yetiştirildiği bir bölge… Çavuş, kuntra, vasilaki, karalahna, kabarnet, tenedos bu üzüm çeşitlerinden not edebildiğim bazıları…
Bu coğrafyada üretilen üzümlerden yapılan şaraplar bütün engellemelere karşın dünya piyasalarında rekabet gücüne sahip… Şimdi biri çıkmış diyor ki “Üzüm değil domates yetiştirin”… Böyle bir şey olabilir mi? *** Tarım her alanda can çekişiyor… Gazetemiz Cumhuriyet hem haberleri ve köşe yazılarıyla, hem “Tarım Gıda Hayvancılık” ekindeki yazı ve değerlendirmeleriyle bu alandaki sorunları da gözler önüne seriyor… Hikmet Çetinkaya köşesinde özellikle Ege’de çiftçinin acıklı durumunu her fırsatta dile getiriyor. Mustafa Balbay kısa süre önce yayımlanan “Tarım, Sanayinin Önüne Geçerken” başlıklı köşe yazısında, ülkemizde 1999’da tarımsal dış ticaretin (dış alım-dış satım dengesinin) 409 milyon dolar fazlası varken bunun bugün açığa dönüştüğünü (dış satımdan çok dış alım yaptığımızı) ve içinde bulunduğumuz yıl bu açığın 3.6 milyar dolara çıkmasının beklendiğini Türkiye İstatistik Kurumu’nun rakamlarıyla belgeliyor… Balbay’ın sözleriyle “Bu tablo, AKP iktidarının tarıma bakışının rakamsal gerçekleri. Oysa ABD ve AB başta olmak üzere gelişmiş ülkeler tarıma öyle bakmıyor… Yerine göre olağanüstü teşvikler uygulayıp üreticinin tarlada kalması için her şeyi yapıyor. Bunun başlıca iki nedeni var: 1- Tarımdaki nüfusu dengede tutmak. 2- Gıda üretiminde dışarıya muhtaç olmamak…”
Yeri gelmişken, bu alanda dikkatimi çeken birkaç yeni yayının daha adını vereyim: “Türkiye’de Tarımın Bilinçli Yok Edilişi” (Serpil Özkaynak, Toplumsal Çözüm Yayınları) ve Demokratik Sol Partinin “Hayvancılık Sektörünün Sorunları ve Çözümleri” ile “Türkiye İçin Tarım Politikaları” başlıklarıyla yayımladığı kitaplar… *** Ülkemizde tarım can çekişmekteyken ve çiftçi başvuracak kapı aramaktayken iktidardaki partinin bir yöneticisi, alay edercesine, “Böyle bir şey olabilir mi?” diye soruyor…
Olabilir… Bu parti iktidarda kaldığı sürece bu ülkenin başına her kötü şeyin gelmesi olasıdır… Tarım konusunda yazmayı sürdüreceğim…
ataolb@cumhuriyet.com.tr
Faks: (0212) 343 72 64
|
|
|
|
Mogan'da kaçak avcı sorunu
|
|
Gönderen Haberci on 09:11:40 10.04.2008 (14 _Okuma)
|
AA -Cumhuriyet Özel koruma alanı içinde bulunan, Gölbaşı Mogan Gölü'nde her zaman av yasağı bulunmasına rağmen, kaçak avcılar bölgede avlanmaktan vazgeçmiyor. Bayram tatilini fırsat bilerek, motorla avlanan kaçak avcılar, Gölbaşı Jandarma ve Emniyet Müdürlüğüne vatandaşlar tarafından ihbar edildi. Takip başlatan güvenlik güçleri motorlu kayıkla avlanan kaçak avcıları yakalayamadı.
Ankara- Mogan Gölü İhracatçılar Birliği Sosyal Tesisleri çevresinde kuşların yoğun olarak bulunduğu konaklama bölgesinde, motorlu kayıkla göl içerisinde kaçak avlanan avcılar, çevredeki yüzlerce dikkuyruğa ve ördeğe tüfekle ateş etti. Mogan kıyısında piknik yapmaya gelen vatandaşlar Gölbaşı İlçe Emniyet Müdürlüğü ve İlçe Jandarma Komutanlığını arayarak ihbarda bulundular. Mogan Gölü kıyısında fotoğraf çeken amatör fotoğrafçılar tarafından görüntülenen kaçak avcıların, tüfeklerini fişekle doldurup boşaltmaları ve ateş etmeleri görüntülenerek güvenlik güçlerine verildi.İhbarın hemen ardından takip başlatan güvenlik güçleri kaçak avcıları bulamadı.
Mogan gölü'nde av yasak Gölbaşı Mogan Gölü Özel Çevre Koruma Bölgesi alanı olduğu için her zaman av yasağı bulunuyor. Mogan'da her mevsim tüfekle av yapmanın yanı sıra, balık tutmak için ağ atmak da yasak. Olta ile avcılık yapabilmek için de Ankara İl Tarım Müdürlüğü Su Ürünlerinden, amatör balıkçılık belgesi alınması gerekiyor.
Mogan'da Türkiye'de yaşayan 456 kuş türünden 201'i barınıyor. Mogan Gölü dikkuyrukların (Oxyura leucocephala) dünyadaki en önemli üreme alanlarından biri. Dünya Kuşları Koruma Kurumunca geliştirilen bilimsel kriterlere göre Mogan Gölü Türkiye'deki 184 önemli kuş alanından biri. Göl, yılın farklı dönemlerinde 201 ayrı kuş türüne ev sahipliği yapıyor.
Nesli dünya ölçeğinde tehlike altında olan dikkuyruk (Oxyura leucocephala) ve pasbaş patka (aythya nyroca) ördeklerinin dünyadaki en önemli üreme alanlarından biri olan Mogan, AB Çevre Koruma Mevzuatı uyarınca doğal özellikleri korunarak kullanılması gerekli alanlara aday olan bir sulak alan.
http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&kid=21&hn=8706
|
|
|
|
Köylü çare arıyor -AA
|
|
Gönderen Haberci on 09:50:09 10.01.2008 (19 _Okuma)
|
Erzurum'da, tarım ve hayvancılıktan bekledikleri geliri elde edemeyen Tortum ilçesine bağlı Tortumkale köyü sakinleri bir araya gelerek bölgenin en büyük küçükbaş hayvan çiftliklerinden birini kurmak için çalışma başlattı. Yaklaşık 6 bin 500 metrekarelik alan üzerine kurulması planlanan 5 bin küçükbaş hayvan kapasiteli çiftlikte, organik et ve süt ürünleri üretimi de yapılacak.
Erzurum- Erzurum'da, aile işletmeleri bazında yapılan tarım ve hayvancılıktan bekledikleri geliri elde edemeyen Tortum ilçesine bağlı Tortumkale köyü sakinleri, bir araya gelerek bölgenin en büyük küçükbaş hayvan çiftliklerinden birini kurmak için çalışma başlattı.
Sınırlı Sorumlu Tortumkale Köyü Tarımsal Kalkınma Kooperatif Başkanı İhsan Ayndın, 250 haneli köylerinde tarım ve hayvancılık yapan çiftçilerin, geçmiş yıllara oranla gelirlerinde azalma olduğunu belirterek, bu sıkıntıyı gidermek için 2002 yılında tarımsal kalkınma kooperatifini kurduklarını söyledi.
Kooperatif çatısı altında 64 köylünün bir araya gelerek tarım ve hayvancılıktan daha iyi gelir elde edebilmek için yüksek verim alabilmenin yolunu araştırdığını ifade eden Aydın, şunları kaydetti: ''Köyümüzde atadan deden kalma yöntemlerle hayvancılık yapılıyor. Bir ailenin en fazla 20-30 tane hayvanı var. Yıllardır bu şekilde yapılan hayvancılıktan köylü gelir elde edemediği gibi ekonomik durumu giderek kötüye gitmeye başladı. Biz de bu kötü gidişata 'dur' demek istedik. Köylü olarak toplanıp bir çıkış yolu aradık. İlk önce birlik olmamız gerektiğini anladık.''
Kooperatif olarak devletin kırsal kesimde yoksul ve sosyal güvencesi olmayan ailelere destek olmak amacıyla uyguladığı 'Kırsal Alanda Sosyal Destek Proje'sinden yararlanmak için ilgili kurumlara ilettikleri taleplerinin kabul edildiğini anlatan Aydın, şöyle devam etti: ''Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Genel Müdürlüğü arasında imzalanan protokol kapsamında hazırlanan proje doğrultusunda her bir aileye 25 koyun ve 1'er koç satın alınması faizsiz kredi veriliyor. Biz de bu proje kapsamında kooperatif üyesi 50 fayda sahibimizin alacağı küçükbaş hayvanlar için modern büyük bir küçükbaş hayvan çiftliği kurmanın çok daha isabetli olacağını düşündük ve köyümüzün kenar bölgesinde 6 bin 500 metrekarelik alan üzerine ahırlar yapmaya başladık.''
Aydın, 4 bin 600 metrekarelik kapalı alanı bulunan ahırların 5 bin küçükbaş hayvan kapasiteli olacağını belirterek, bu yılı sonunu kadar yapımı tamamlanması planlanan ahırların yapımında işçiliği de köylülerin üstlendiğini kaydetti.
Organ et ve süt üretimi yapılacak Ahırların yapılmasının ardından 50 fayda sahibine toplam bin 300 küçükbaş hayvan dağıtılacağını ve bu hayvanların tek bir merkezde toplanacağını anlatan Aydın, çiftlikte, ayrıca süt işleme tesisi kurulacağını bildirdi.
Kuruluşu toplam 800 bin YTL'ye mal olacak çiftliğin, köylünün gelirini büyük ölçüde artıracağını dile getiren Aydın, şöyle devam etti: ''Çiftlikte üretilecek et ve süt ürünleri organik olacak. Bu şekilde tescillenecek ürünlerimizin satışını kooperatifimiz aracılığıyla pazarlayacağız. Üretilen ürünün maliyeti daha çok düşük olacağı gibi pazarlamasında da sıkıntı yaşanmayacak. Ürünleri değerinde satarak köylümüzün gelirini artıracağız. Bu çiftlik sayesinde kooperatifimiz daha da büyüterek şirketleşmeyi planlıyoruz.''
http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&kid=11&hn=8070
|
|
|
|
Çiftçinin elektrik borcu 1.2 milyar YTL
|
|
Gönderen Haberci on 09:13:47 09.28.2008 (18 _Okuma)
|
Serhat Akkan -Tercüman- TEDAŞ'a en çok borcu olanlar arasında çiftçiler 1.2 milyar YTL ile ilk sırada yer alıyor. Şanlıurfa 778 milyon YTL'lik borç ile birinci, Mardin 130 milyon YTL ile ikinci sırada yer alıyor.
TEDAŞ Genel Müdürü Haşim Keklik'in, elektrik borcu olan abonelerin borçlarını ödememeleri durumunda bayramdan sonra elektriklerinin kesileceğini bildirmesi tarım kesiminde şok etkisi yarattı. TEDAŞ'a en çok borcu olanlar arasında çiftçiler 1.2 milyar YTL ile ilk sırada yer alıyor. Tarımda yüzde 3.5 oranında daralmanın yaşandığı bir dönemde ardı ardına yapılan elektrik zamlarıyla beli bükülen çiftçi, şimdi de tarlasını sulayamama tehlikesiyle karşı karşıya. Tarımsal sulamada en kritik şehirlerin başında TEDAŞ'a olan 778 milyon YTL'lik borcu bulunan Şanlıurfa geliyor. Urfa'yı Mardin 130 milyon YTL'lik borç ile takip ederken, Nevşehir, Hatay ve Elazığ da TEDAŞ'a borçlu çiftçilerin yoğunlukta olduğu bölgeler arasında bulunuyor. Üretim düşer 1 Ekim'den geçerli olmak üzere elektriğe yapılacak olan yüzde 9'luk zamla birlikte yıl başından bu yana yapılan zam yüzde 54'e çıkacak. Birbiri ardına yapılan elektrik zamları ve TEDAŞ'ın bayram sonrası elektriği kesme tehdidi çiftçiyi üretimden iyice uzaklaştıracağa benziyor. Kuraklık, don ve sel gibi olumsuz iklim koşullarına rağmen üretmeye devam eden çiftçilerin korkulu rüyası, elektrik kesintileri ve elektrik zamları oldu. Kesik elektrikler nedeniyle üretimin yapılamaması durumunda, tarımsal üretimde önemli azalmaların meydana gelmesi muhtemel.
Kanola üretimi giderek artıyor SON iki yılda Türkiye'deki ekim oranı sekiz kat artan Kanola bitkisi hakkında tartışmalar sürerken, Türk çiftçisi kuraklığın getirdiği olumsuz şartları Kanola ile aşmayı düşünüyor. Geçtiğimiz yıl kuraklık nedeniyle sıkıntılı günler geçiren çiftçinin umudu dünyada son dönemde en çok gündeme gelen yağlı tohum Kanola oldu. Kanola, petrole alternatif olarak sunulan biyoyakıt üretiminde en çok verim sağlayan bitkilerin başında geldiği için çiftçiler tarafından tercih ediliyor.
Ayçiçeği üretiminde verimin düşmesi de çiftçileri kanola bitkisine yönlendirdi. Türkiye ayçiçeğinin en önemli bir bölümünü karşılayan Trakya Bölgesi'nde kanola bitkisi tarlaları süslemeye başladı.
Türkiye üretimde geride Hem biyodizel üretiminde kullanılan hem de sıvı yağ olarak tüketilen kanola tüm dünyada yılda 22 milyon ton üretiliyor. Kanola üretiminde Çin 4.5 milyon tonla dünya lideri olurken, onu 4.4 milyon tonla Hindistan, 2.8 milyon tonla da Kanada izliyor. Henüz sıralamada çok gerilerde olan Türkiye'nin kısa sürede ekim alanlarını arttırarak üst sıralara çıkacağı tahmin ediliyor.
Kirazın tadı kaçacak GEÇTİĞİMİZ yıl rekor kırarak 200 bin tona yaklaşan kiraz üretiminin bu yıl 100 bin tonun altına gerileyeceği tahmin ediliyor. Kiraz üretimindeki şok düşüşün nedenleri arasında, kuraklık, çiçek döneminde havaların sıcak gitmesi ve arıların verimli çalışmaması gibi etkenler gösteriliyor. Normal koşullarda yıllık 150 bin ton üretim kapasitesine sahip olan Türkiye'nin kiraz üretimindeki düşüşün ihracata da olumsuz etki yapması bekleniyor. Geçen yıl 56 bin ton civarında olan kiraz ihracatının bu yıl oldukça düşeceği tahmin ediliyor.
Kiraz rekoltesinin düşeceği beklentisi fiyatların da yükseleceği anlamına geliyor. İç piyasa ile ihracat arasındaki rekabetin artmasıyla birlikte, iç piyasada kirazın fiyatının geçtiğimiz yıllara oranla oldukça yükselmesi bekleniyor. Yurt içindeki kiraz fiyatında, yurt dışından gelecek olan talep etkili olacak. Yüksek talep, fiyatların da yükselmesi anlamına gelecek. Kiraz üretiminin azalmasının tek memnun edici yönü, ürünün az olmasından dolayı kalitenin artacağı beklentileri oldu.
Çiftçinin takvimi Her türlü güzlük ve bahar ekimleri için toprak sürümü ve hazırlığı yapılır. Sürümle birlikte toprakta geç erime yapan gübreler ile çiftlik gübreleri verilebilir. İkileme ve üçlemeler devam eder. Yeni ekilen hububatta ve diğer bitkilerde sulama, son çapalar ve bakım işleri devam eder. Fidanların sökümü, katlanmaları ve bazı bölgelerde dikimleri yapılır. Dikimle birlikte gübre kullanmak gerekir.
Seralarda ekilecek topraklar hazırlanır.
serhatakkan@gmail.com http://www.tercuman.com.tr/v1/yazaryazi.asp?id=10002
|
| | |