Feyza Hepçilingirler-/-SOYUN DA GİR KOYNUMA (Öykü)

Şimdi bile aksi, şimdi bile ters.
Altına bez bağlanırken, ağzına yemek verilirken, yarım aklının tamamını yitirmişken bile dünyayı dar ediyor insana.
Kime kızdığı, neye sinirlendiği, ne zaman parlayacağı, neyi bahane edip burnundan soluyacağı gençliğinde de belli değildi, şimdi de belli değil.
Bir de hâlâ o eski hali var sanıyor.
Eski hali de ne ki?
Kendini fil sanan bir sinek.
Hiç bağdaşmadı olduğu ile sandığı.
-
Kendini pehlivan sanırken yer cücesinden farkı yoktu. Şimdi bir de yaşlılık bindi hepsinin üstüne, bunaklık bindi; her bir eksikler tamamlandı. Dört kol çengi… Kendi pisliğini parmakladığını unutup yemek tepsisine yumruk sallamalar onda; ağzına lokma verilmese acıktığının bile farkında olmayacağını bilmeyip, “Asarım, keserim” demeler onda. Daha dün battaniyeyi bir top yapıp bir kenara koyduğunda ark açtığını, yorganı havalandırdığında çift sürdüğünü sanıyordu. Daldı mı nereden çıkacağı belli değil. Ne çevresindekileri tanıyor artık, ne hangi zamanda yaşadığını biliyor.
-
Bir bakmışsın çocukluğundaki bilye savaşlarından, uçurtma yarışlarından birinin göbeğine düşmüş, çoğu hakkın rahmetine kavuşmuş arkadaşlarıyla kavga etmekte; bir bakmışsın mübadele yıllarına gitmiş, anasının elinden tutup çekiştirdiği Rasim’cik olmuş, denize düşmekten korkmakta. En son işi olan gece bekçiliğine geri döndüğü, sokak serserilerinin arkasından avaz avaz bağırdığı da oluyor, fabrikayı soymaya gelmiş haydutlara saldırdığını sanıp karısının gırtlağına sarıldığı da. Hep öfkeli ama. Hep birilerine kızgın. Esiyor, savuruyor, küfrediyor, bağırıp çağırıyor …
-
Yeni evlendiklerinde, bu yatakta birlikte uyandıkları bir sabahı anımsıyor Zehra. Bundan az büyük bir yatak ve şimdiki gibi, yere serili gene. Rüyasını anlatıyor karısına Rasim. Bütün gece çöplerin arasında, tenekelerin, camların üstünde yürümüş rüyasında. Eski bir Rum evinin yıkıntıları arasında dolaştığını görmüş. O kadar etkiliymiş ki rüya, Allah inandırsın, teneke parçalarının, cam kırıklarının kestiği ayacıkları hâlâ acıyormuş. Zehra’nın aklına geliyor birden. Yorganı kaldırıveriyor. Bir bakıyorlar ki ayak başparmaklarından biri kan içinde. Meğer fare yememiş mi parmağını? O zamanlar öyleydi. Fareler cirit atardı ortalıkta. Yalnız bu evde mi? Her yerde. Rasim Efendi’nin kız kardeşi Safiye’nin de burnunu yemişti fareler. Hem de iki kez.
-
Kendinden 20 yaş büyük olduğunu öğrendiğinde ne gözyaşı döktüydü. “Ben o kart papaza mı kaldım? Ölsem evlenmem onunla.” diye ağladı durdu. Sonra kart papaz dediği, evlere sığmayacak, kapılardan geçmeyecek cüssede hayal ettiği adamın cebe sığacak büyüklükte olduğunu görünce azıcık da güldü ağladıklarına. Şimdi gidiyor. Tümden. Bütün mal varlığı olan evi bırakacak Zehra’ya, bir de üç kuruşluk dul aylığını ve gidecek. O, dünyasını değiştirirken, heder edilmiş bir ömür de kaldırılıp çöpe atılacak.
-
Ne kaldı geriye Zehra’dan? Bir insan posası. Oysa nüfusunu büyütmüşlerdi evlendirmek için. 16 yaşında mıydı, 17 mi, kim bilir? 60’ına merdiven dayamışken kimsesiz kalıverecek orta yerde. Yaşlı herifle evlenmenin sonu… Seni bir başına bırakır gider böyle. Gerçi gitmeyip de ne etsin? Bitti, tükendi yata yata. Kendini kafeslere sığamayan aslan sansa da iyice küçüldü, futbol topu kadar kaldı yatağın içinde. Ablalarının ikişer üçer torunları var; o bir çocuk yüzü görmedi, düşlediği yavruya kavuşamadı bir türlü.
-
Onun da çocuğu olsaydı, torunlara karışsaydı, Rasim Efendi’nin çekip gidecek olması, kolunu kanadını bu kadar kırmazdı. Ablaları, “Evi varmış adamın. İyi biriymiş.” diye avutmaya çalışmıştı onu, evlenmem de evlenmem diye tutturduğunda. Rasim Efendi’yi Filalıdır diye bile allayıp pullamaya kalktılardı. Kibar olurmuş da Filalılar, karılarını el üstünde tutarlarmış da. Çok tuttu el üstünde Rasim Efendi de doğrusu. Ne pamuk çapası kaldı ona yaptırmadığı, ne tütün dikimi. “Sen gençsin. Sen güçlüsün. Kuvvetlisin.” diye onu öne sürdü hep; bütün ağır işlere onu koştu.
-
Ablaları çok dil döktüler he dedirtmek için; anası ise kandırmaya, avutmaya, gönlünü almaya bile çalışmadı hiç. “Sen aynalara küssün galiba,” dedi bir gün. “Aynaya bak da öyle konuş. Kim alacak seni? Genç ve yakışıklılar okumuş kız ister, güzel kız ister. Sen elifi görsen mertek sanırsın. Güzellikten yana da nasibin yok. Çok bile sana Rasim Efendi.” Bunu dedi annesi. Güzel olmadığının da farkındaydı, okuma yazma bilmediğinin de. Yine de bir anne bunları der mi kendi öz kızına?
-
Bir daha ne ağzından yakınmalı bir söz çıktı ne bir damla yaş döküldü gözlerinden. “Tamam,” dedi. “Ama hemen düğün isterim. En kısa zamanda. Bu evden bir an önce kurtulayım.” Adamın evi vardı olmasına; ama işi? Pamuk çapasından zeytin toplamaya, her yere birlikte gittiler. Yıllarca her yazı, tütün tarlasının bir köşesinde kurulan çardaklarda geçirdiler. İcarla bahçe tuttuklarında rahat ederdi biraz Zehra. Toprak adamıydı Rasim Efendi. Sebzeden, meyveden, ottan, çiçekten iyi anlardı. Yine de işin çoğunu ona yaptırırdı. Bir gün bir kamyon dolusu Çingene gelip çiftliğe bakan tepede konakladığında yalnızdı; motoru çalıştırmış, havuzu dolduruyordu.
-
İçeri kaçmaya, kapıyı kilitlemeye kalmadı, üç – dört kişi birden geldiler. Havuza akmakta olan suyu sordu biri. “İçilmez.” diye kestirip attı Zehra. Öteki biber, domates istedi. “Olur, veririm.” demek üzereydi ki beriki boğazına hamle yaptı. “Öldürecekler beni.” düşüncesinin kafasında çakıp geçmesiyle, düdüğün aklına gelmesi bir oldu. Rasim Efendi’nin, ilkokul öğrencilerinin silgisi gibi boynuna astığı düdük, ilk kez işe yaradı. Asıldı ipe, çekti çıkardı koynundaki düdüğü, başladı üflemeye.
-
Bir yandan da “Ne yatarsın orda? Gelsene buraya be adam!” diye havuzun arkasında bir yerlerde sözde uyumakta olan kocasına seslendi. Çingeneler yuttular bu numarayı. “Vay namussuz karı! Adamını çağırır be! Kaçın!” diyerek, küfrede küfrede kaçtılar. Saatler sonra geldi Rasim Efendi, Çingenelerin geldikleri kamyona doluşup çekip gitmelerinden epey sonra. Üstünde durmadı olayın, “Sen ne korkarsın? Onlar korksunlar senden.” dedi, çıktı işin içinden.
-
O yıl değildi, başka bir yaz, başka bir patronun çiftliğindeydiler. Bahçe yapmanın yanı sıra koyunlara da onlar bakıyorlardı. Sabahın en tatlı uykusundan uyandırdı bir gün onu Rasim Efendi. “Koyunları yıkayacağız. Birlikte sahile gideceğiz. Sen de bana yardım edeceksin.” dedi. Koyunları önlerine katıp götürdüler deniz kıyısına. Kuzular, koyunlar suya girmek istemez, iteklendikçe kaçarlar. Ne yapacağını şaşırdı karı – koca.
-
Bir ara Rasim Efendi, en iri koyunun ipini beline doladı, sıkı bir düğüm attı. “Fırlat onu suya.” diye koyunu gösterdi Zehra’ya. “Ama…” falan demeye davranırken, “Dediğimi yapsana kadın. Bak, hâlâ bakıyor.” diye bir de zılgıt çekti. Zehra da tuttuğu gibi kaldırdı, attı suya koyunu. Bir döndü ki arkasına, Rasim Efendi suyun içinde debelenmekte. Belindeki ipi çözmeye çalışırken dibi boylamakta, yüze çıktığında “glu glu” edip yeniden sulara gömülmekte.
-
İki yıldan fazladır yatalak. Aklı bir geliyor bir gidiyor; ama gitmeleri her gün biraz daha çoğalmakta. Midilli’den bir buçuk yaşında bir çocukken gelmemiş, orada bir ömür sürdürmüş gibi, Fila’da sanıyor kendini. Kim bilir kimleri görüyor ki çevresinde sağa sola emirler yağdırıyor durmadan. Gene kızıp köpürerek ama. Üzümleri ekşitmesinler, hemen sıksınlar diye hayali işçileri azarlıyordu demin.
-
Her işi yaptı da bir şarapçılık kalmıştı bulaşmadığı, demek hayalinde onu da yapıyor. Kâh bağ bozumunu planlıyor, kâh üzümleri sıkıyor, kâh ayaklarını yıkamadan üzümü çiğnemeye gelen kadınlarla kızları azarlıyor. Tanımadığı, bilmediği bir yaşamla ilgili ayrıntıları uydurup dururken, yaşadıklarını yitiriyor. Kaçıncıdır, “Sen de kimsin?” diye soruyor Zehra’ya. Aynı anda, beş – altı yaşlarındayken yitirdiği annesine çocuk sesiyle ve sevgiyle sesleniyor. Ya okul önlüğünü bulmasını istiyor ondan, ya küçüklüğünde beslediği kazın nerede olduğunu soruyor.
-
Yüzünü yıllardır görmediği, büyük olasılıkla bir daha da görmeyeceği, zaten görse de tanımayacağı Huriye Ablası’yla, hiç kavga etmemiş, küsmemiş, hep barışıkmış gibi düşsel sohbetler yapıyor. Safiye, Almanya’da yıllar önce ölmemiş, yan odada onu beklermiş gibi, ona sesleniyor, hatta azarlıyor onu: “Safiye!” diyor. “Safiye, nerdesin? Uyuma be miskin kız, uyuma! Kalk çabuk, çok işimiz var bugün. Hadi!”
-
Kırk yıllık karısını tanımadığı, yıllar önce ölen kız kardeşi sandığı oluyor sık sık. “Safiye değilim ben, Zehra’yım” diyor, yorganını aralayıp. “Zehra da kim?” diyor. Zehra kim mi? Olmasa aç kalacağın kişi, olmasa kendi pisliğinin içinde boğulacağın. “Karın! Karın!” diyor. “Zehra’yım ben. Tanımadın mı?” “Hangisi?” diye soruyor bu kez. “İki tane Zehra var. Biri iyi, öteki kötü.” Gülmek tutuyor böyle zamanlarda Zehra’yı. “Kovala o kötü olanı,” diyor. “Kovala, gelmesin buraya.” “Kovalıyorum,” diyor o da. “Kovalıyorum; ama gitmiyor ki! Hep burada.”
-
Altının bezini değiştirip yemeğini vermeli şimdi.
Zeytin zamanı, bir traktör dolusu tayfayla birlikte zeytin toplamaya giderlerdi. Paydos düdüğü çalıp hep birlikte yarışa yarışa traktöre koşulduğunda kocalar eğer yakınlarda bir yerdelerse karılarının traktör kasasına tırmanmasına yardımcı olurlardı. Rasim Efendi de özenirmiş meğer, o da karısının kendi yardımıyla traktöre binmesini istermiş. Bir gün, tam böyle, paydos düdüğü çalıp herkesin traktöre koştuğu bir anda, koştu geldi.
-
Dizlerinin üstünde eğildi, dört ayak durumunda, “Bin sırtıma, çık!” dedi. Zehra bir kendine baktı, bir önünde kendini basamak yapmış kocasına. Dese kızacağını bildiği için, “Yok, çıkarım ben.” diyecekken vazgeçti.
Bir adımıyla bastı Rasim Efendi’nin sırtına. Basmasıyla basamak masamak kalmadı ayağının altında, her şey dümdüz oldu; Rasim Efendi yumuşak toprağın karnına gömüldü.
-
“Ne gülersin be!” dedi Rasim Efendi. “Sen önce kadınlık görevlerini yap. Gel bakayım buraya.
Bak, alacağım ayağımın altına. Gel diyorum. Soyun da gir koynuma. Karım değil misin? Zehra değil misin? Soyun bakayım. Gel çabuk.”








