Görücüye çıkıyorum (2)
TürkCelil
Artık yerinde duramıyor, adeta uçmakta.
Uzun bir aradan sonra geleneksel deyimle “kısmeti” ayağına gelmişti.
Ama yalan söylemenin hiç gereği yok, tahminlerin üzerinde genç ve bir o kadar da güzel bir kadındı kısmeti.
Bu yüzden artık, yolda yürümüyor uçuyordu.
Bu haber eş-dost arasında duyulmuş,
“tebrikler, hadi hayırlı olsun”lar süregidiyordu.
Şimdi gelecek hafta perşembe gününü iple çekiyordu.
Ha unutuyorduk, tanıştıkları gün de görücüye çıktığı gün de perşembeydi.
Acaba tesadüf mü?
-
Heyecan dorukta…
Bir delikanlı heyecanı desek hiç abartılı olmaz.
Bir hafta süreyle kendini hazırlandı, neler giydi çıkardı, gelin hanımın zorlamasıyla nikah-düğün için alınan rezalet bir takım elbiseyi beğendi mi, bilemiyoruz.
Belirtilen günde, belirtilen pastane de buluşacaklardı.
İki sevgili genç insan gibi…
Buluştular, önce galiba birer parça pasta yediler, yanında bir şeyler içmiş mi idiler?
Onu da bilemiyoruz!
Hoş, bu zaten bizleri pek ilgilendirmez?
-
Sonra çıktılar, cadde de yürümeye başladılar, bazen mağaza vitrinlerine baktılar, bazı vitrinlerde dakikalarca kaldılar.
En çok vitrinine baktıkları yer bir kuyumcuydu.
Alyanslara baktılar, hangi model olsun, nasıl olsun gibi konuştular aralarında.
Zaman yine aktı, saat dönüşe yaklaştı.
Genç ve güzel bayan kendi yönüne giden otobüse bindi, uzaklaştı.
Adam?
-
O biraz huzursuzdu sanki, içini bir şeyler kemirmeye çoktan başlamış mıydı?
Galiba öyle!
Bir şeylerden rahatsızdı ama, bunu kendisine bile açıklamakta zorlanıyordu.
Kadının şunu isterim, bunu isterim gibi olan yaklaşımları mı buna nedendi, yoksa daha başka şeyler mi?
Bilemiyordu ama, vardı işte içinde bir endişe.
Bir şey daha vardı, kadın pastanede oturdukları sırada bir düşüncesini belirtmişti.
“Ben” demişti, “artık ailemin yanında yaşamaktan sıkıldım, üstelik onlara yük olduğum için de kendimden utanıyorum. Ne olur şu evlenme işini biraz sıkı tutalım ve bir an önce bitirelim.”
-
Galiba bu konuydu adamın canını sıkan.
Öyle ya, daha ikinci defa görüşüyorlardı, birbirlerini hiç tanımıyorlardı ki, nedendi bu acele?
Bir yandan böyle düşüceler beynini kurcalıyor canını sıkıyorken, “neden olmasın ki, ben değil miyim yıllardır yeniden bir eşim olmasını isteyen.
Üstelik kadın çok güzel…
Sonra ne olabilir ki, ters gidecek ne olabilir ki?” diyordu….
Eve döndüğünde yengesine uğradı ve verdikleri kararı bildirdi.
Anlaştıkları bir konu vardı ve mutlaka olsun diyordu kadın.
Neydi bu?
Gelecek Perşembe akşamı istemeye gitmeliymişiz?
Ailesi yanında olmaktan sıkılıyor ve bundan da utanıyormuş. Dedi yengesine.
Çoluk çocuk sahibi yengesi bu yaklaşıma biraz şaşırdıysa da olumlu buldu ve hazırlık yapacağını söyledi.
—
O hafta da bir jet hızıyla geçti ve kararlaştırıldığı gibi Perşembe günü akşam karanlığında aile bireyleri kendi minibüsleriyle yola çıktılar.
Verilen adres bulundu, dik bir yokuşun hemen sağında derme çatma gecekonduvari bir evdi bu.
Adam bir tuhaf oldu, neden acaba dedi kendi kendine.
Neden tuhaf buldum, sonra ne bekliyordum ki ben?
Kapıda karşılandılar, içeri girildi.
Sağ tarafta minicik bir oturma odası, ev sahibesi “sizi yukarı alalım” dediler.
Gelinin annesini inceledi adam elinde olmadan.
Sanki şey gibi miydi bu yaşlı kadın?
Sanki, cadaloz tipi mi vardı, insanı rahatsız eden.
Daracık merdivenlerden üst kata çıkıldı.
Aşağıya göre büyükçe bir oda, Misafir odası olduğu bellil.
Oturma odasına dağıldı tüm bireyler, yine hoş geldiniz, nasılsınız, biz iyiyiz sizi sormalı? Vb.
Lafı uzatmadılar ve hemen klasik soru soruldu.
“Allahın emri peyg.. bilmem nesi ile kızınızı oğlumuza … istiyoruz.”
-
“Ah bilmem ki, nasıl desek ki, kızımızı ne doktorlar, ne savcılar, ne hakimler, ne p….. ler istedi ama,
-içimize ısınmadı hiçbirine, eh oğlunuz da maaşaallahhhh assslanlarrrrr gibi,
-evi varmış, eh gördük minibüs bile olsa arabası da var demektir bu,
-eh arabası olunca, işi de var demektir,
-ne desek nasıl desek bilmem ki”
denmedi…
-
Yan çizilmedi, asla nazlanma ayaklarına yatılmadı.
Sanki çok önceden karar verilmiş gibi..
Verdik gitti hayırlı ve deeee uğurlu olsun mu dendi, onu da şimdi biz hatırlamıyoruz.
Eh madem ki olay jet hızıyla sürüyor daha neden duralım ki?
Ve gelecek Perşembe günü nikah yapılması acilen talep edildi ve böyle kararlaştırıldı.
Evet dedi adam, “bize en yakın yer şurası, ben hemen işlemlere başlarım.”
-
-“Olmaaaaz dedi gelin adayı, ben orada nikah-mikah istemem.
İlle şurada olacak, çünkü orası kaliteli bir yer!!!!!”
!!!
Adamda yine bir şaşkınlık,
-“hay bin ton patates, bu hatunun derdi ne ya?” diye geçirdi içinden…
Ve “olur ona da bakarım” dedi, çaresiz….
Ertesi gün gelin adayımız damadın evine gelecek, temizlik yapılacak, var olan düzen değişecek, perdeler takılacak, dolap vs bakılacak, koltuk takımı vs bakılacak…
Adam fark ettirmeden kıvranmaya çoktan başladı bile.
Ama ses çıkarmıyor, hatta çıkaramıyor sanki. Dili tutulmuş gibi..
Hemen yakında olan mobilya mağazasından münasip bir takım alındı, yerleştirildi, ev temizlendi, perdeler takıldı.
Eh gelinimizin artık “bizim evimiz” dediği evine gelebilirdi.
-
Bu işlere üst katlarda oturan damat adayının yengeleri de katılmış, birlikte hazırlıklar yapılıyordu.
Onlar da, hem çok sevdikleri kayınlarının tekrar bir ailesi olacağından, hem de yeni bir eltilerinin olacağından çok mutluydular.
Neşe içinde çaylar demlendi.
En küçük yenge bu küçük kaynını oldum olası çok severdi, böylesi bir günde mutluluk içini sarmışken sevgili kaynına bir bardak çay uzatıyordu ki;
birden sinirle bir el uzandı sertçe bardağı kaptı ve masaya bıraktı.
Sonra kendi ayrı bir bardağı doldurdu müstakbel kocasına uzattı.
Bu hareketi yapan yeni gelin adayımızdı.
-
Bir hafta sonra kocası olacak adamı, yıllardır aynı binada oturdukları yengesinden nedense kıskanmış mıydı?
İyi de neden, sen kim oluyorsun be kadın? Diyemedi hiçbiri.
Tümü sustu, bu çirkefçe hareketi sîneye çektiler.
Birbirlerine endişeli bakışlar atarak..
Buz gibi bir hava ortada şöyle bir esti, bir tarafta şaşkınlıkla gerilen yüzler,
diğer tarafta “oh olsun sizlere” dercesine sırıtan yılışık, gelin adayımızın nefret dolu yüzü.
Adam “ah ben ne yaptım” demeye çoktan başlamıştı düşüncelerinde.
Bu kadın daha şimdiden böylesine çirkefçe tavırlar sergilerse, aman tanrım evlenince ne olacaktı acaba?
-
“Dönsem mi sözümden, hadi len mi desem, sittir len zilli diye gürlesem mi?”
“yoksa bu terbiyesiz kadını kolundan tutup sokağa atsam mı?
Bilemedi, eli ayağı dolandı, ağzı kilitlendi, öylece robot gibi sessiz kaldı ortada.
Çünkü neredeyse her şey kararlaştırılmıştı, bir nikah peşinden de düğün kalmıştı.
Bir sürü eşya kap kacak alınmış dünya kadar borca girilmişti.
İyi de bu Perşembe görücüye çıktın,
ikinci Perşembe buluştun,
üçüncü Perşembe söz kestiniz,
şimdi dördüncü Perşembe de evleneceksiniz.
İyi de be adam bu acelen ne?
Arkadan koşturan mı var, ya da alnına silah dayayan mı NE?
-
Bunların hepsini sordu kendine ama, yanıtlarını asla bilemedi-bulamadı.
Düğün olmasın, çünkü oraya verecek param yok diye ne kadar yırtınsa da adam, kadına bunu anlatamadı, kabul ettiremedi.
Nuh dedi kadın, başka bir şey demedi gelin adayı..
“İlle de düğün isterim ve bu da şurada şu düğün salonunda olacak” dedi inadından asla vazgeçmedi…
Adam, “yandım Tanrım” dedi içinden…
-
O gün geldi, arabaya binildi nikâh dairesine gidildi.
İkişer şahit, karşılıklı evetlerle olay bitti.
Artık evli bir çifttiler, ama şimdi birde düğün salonuna gidilecekti.
“Ya ne gerek var ki kızım, ne senin ne de benim ilk evliliğimiz değil ki,
gel sadece ikimiz binelim arabamıza Boğazda bir tur atalım bir yerde oturup yemek yiyelim.
Ne gerek var düğüne?”
Hayır, kabul ettiremedi kadına… çaresizce büktü boynunu…
Tekrar yola çıkıldı, düğün salonu bulundu ve içeriye girdiler.
Gelin nedeni belirsiz, yoksa belirli mi neşe içinde, sevinçten etekleri adeta zil çalıyor.
Damat adayımız?
Onu hiç ama hiç sormayınız.
Yüzünden düşen binlerce parçaya bölünüp yerlere saçılmakta…
Birkaç basamağı zorlukla çıkmaya çalıştı, bitap düştüğünü hisstti.
Terlemeye başladı adam,
çünkü salonda tanımadığı onlarca kişi sıralara oturmuş onlara bakıyorlardı.
“Tanrım yardım et” dedi adam.
Gözleri karardı, sendelemeye başladı.
Sürecek…
TürkCelil
6.12.09
TürkCelil…
Artık yerinde duramıyor, adeta uçmakta.
Uzun bir aradan sonra geleneksel deyimle “kısmeti” (ne demekse) ayağına gelmişti.